29 Aralık 2010 Çarşamba

İyi seneler....

Gençler,

İş yerinde yıl sonu devirler, okulda dönem sonu dersler falan derken çılgın yoğunluk içinde size yazı yok.

Yılbaşında Atina'dayız, dönünce karalarız bir şeyler. Ziyaretiniz için teşekkürlerimi yılbaşı hediyesi ile birleştireyim: kaç cm öğrenin, santim santim büyütün;

Yılbaşı hediyeniz tıklayın 'kaç santim' öğrenin


Hadi size iyi seneleeeêêêeeer....

13 Aralık 2010 Pazartesi

Biliyoz da mı oynuyoz be ya

Düğün geyiğidir; halaya, oyuna, dansa davet edilen adam "ben bilmem ki" deyince hemen yapıştırılır: "Biz biliyoz da mı oynuyoz!!!" O mantık işte yaşam dediğin, hayde breeee!

Ne kurallarından haberdarız, ne raconundan. Doğrusunun, yanlışının ayrımını geç idrak ediyor, yapmamız gerekenleri genelde kırıp döküyoruz. Mızıkçılık edense sıklıkla oyunun kendi dinamikleri.

Sonra tam 'oldum' derken, 'hık' diye bir ses çıkıyor son nefes adı verilen...

Hayat; çok faktörlü çözülmesi zor bir denklem, kuralları kompleks bir oyun. Bilmeden oynuyoruz işte. Kimine geliyor du bara, kimine hoppala.

2 Aralık 2010 Perşembe

Muadilleşerek yaşamı tatlandırıyor insan.

Yılın son ayındayız. Merhaba.

Ne oldu 2010 yılbaşı dilekleri? Yenilerini dilerken elbette yeni yıl coşkusunu, yeni umutlar keyfini ve mazoşizmini bırakmayın ama yeni bir başlangıç yalanından da bari bu sefer uzak durun...

Yalnızlığın muadili yok, baştan ayrı tutalım. Keyifli yanı da yok. Her ne kadar tek takılmaktan keyif alınan anlar, yalnız kalınmak istenen geceler falan olsa da, geneli kavrayan bir yalnızlık başlı başına bela. Zaten ben 'daha çok' yalnız olmayı severim diyenlerin de geçmişlerini sorgulayın, bir sürü çocukluk dramı çıkacak. Gelecekleri de emin olun o kadar parlak değil.

Özlemdir bir derdimiz, buna sebep aradaki mesafeyse bulunduğun yerdeki güzellikler hasreti daha kolay kılıyor. Hatta daha değer katıyor bu duyguya, keza arkasına başka şeyler katmıyor insan, sadece özlüyor. Son derece insani, bence kutsal ve özel. Sebep ulaşamama ise bunda da muadilleştirme müthiş çözüm oluyor. Özlediğin bir kişiyse yalan da olsa yerine yenisini koyuyor insan, özlenen ölü olmadığı sürece. Ha bazen ölümün kendisi özleniyor, bunda da edebi bir hata yapılıyor. Tatmadığın, bilmediğin şeyi özleyemezsin, sadece umar ya da beklersin. Ha bazen insan geçmişini özlüyor, işte orada tek çözüm geleceği bugünden daha iyi kılmak oluyor. Yine bir ümit.

Umut deyince; en büyük sevdamız... Dünyanın en güzel kelimesi, hissi. Sararmış otların bir gün tekrar yeşereceğine dair yaşama sevincimiz. Kır saçların kararmayacağı realistliğiyle birleşince daha yaşanılır kılıyor dünyayı.

Vedalar mesela, en buruğu. Hep gidene koyar derler, asıl kalanadır tasası diye de eklerler. Buradaki yorumum 'muadili' olmayana bence. Bir vedanın ardında başka bir buluşma vardır ve orada yaşanacak eşdeğer şeyler, kişiler, mekanlar varsa, olmayanadır ayrılığın yumruğu. Hoşçakal!

Aşkın ikamesi yoktur derseniz, ilk aşkınızı, ilk öpücüğünüzü falan düşünün derim, şuan neredesiniz. Ya da sadece iki sene önce terk ettiğiniz / sizi terk eden yavukluya bakın, şimdi kiminlesiniz. Bir birlikteliğiniz yoksa da, kafanızda kalbinizde o nerede. Koyamamışsanız kimseyi yerine, dengini bulamadığınızdan işte.

Olumsuz ve buruk duygularımızın çoğu hatta tamamı eşdeğerlerin yokluğundan kaynaklanıyor zannımca. Varsa hızlı geçiyor, yoksa yıkıp kalıyor dertler.

Çeşitlendirin hayatınızı, İki baharatla yaptığınız sosu tekrar yaparken biri olmazsa aynı tadı alamazsınız, ama sağlam bir karışımdan aldığınız lezzeti, bir sonraki sefere bir eksik olsa da yakalarsınız. En azından, 'olduğu kadar'.

Orijinal yılbaşı planlarınızı yollayın bana, ikame olarak değerlendiririz.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Fizibilitesi olmuyor yaşamlarımızın

İspanya'dan selamlar;

"Yapmak istediklerimizi planlarken, yapamadıklarımız" sanırım hayata dair yeni özet cümlem. Benzerleri çok kullanılır, dolayısıyla biz özetten ziyade bir motto olarak sarf edebiliriz tümceyi ama hiçbir zaman kavrayamaz ya da uygulayamayız.

Onu mu yapsak, bunu mu derken geçen sürede ikisinden de kaybettiğimizi hatırlatabiliyor geriye baktığımızda. Ya da yapacağını seçen insan o şekilde mi bu şekilde mi diye sürece odaklandığında kaybediyor. Oysa ki karar alındıktan sonra 'bir şekilde' gerçekleşiyor işte.

Vakit dar, yol uzun aslen bir o kadar da kısa. Kendinize karşı dürüst, korkusuz ve çıkarcı olun dostlar. Biz hayatın fizibilitesini yaparken, o akıp gidiyor; aptal cesaretiyle mevzuya dalanların kahkahaları ve deneyimleri yanlarına kâr kalıyor. Koyup gitmek lazım biraz, akışını bırakmak, gider yapmak...

Hepinize iyi bayramlar...

31 Ekim 2010 Pazar

Başka

Çocukların adını özlem koyan ailelerin bu tavrını oldukça naif bulmalıyız sanırım.

Annem misal, 3 aktif erkek 1 düşükten sonra doğan ilk kıza konmuş Özlem ismi. Tanıdığınız özlemleri kurcalayın, benzer hikayeler çıkacaktır; ilk kız, ilk çocuk, tüp bebek falan filan... Duygularını bu kadar gizleyen, birçok faaliyeti yalan ve çıkar üzerine kurulu toplumda, ebeveynlerin bu tavrı olağandışı bir doğallık ve saflıkta değil mi sizce?

Bir öneri olsun, Özlem diye az biraz hoşunuza giden bir kız varsa, basın nikahı. En azından anası babası pek dürüst, iyi aile terbiyesi vermişlerdir.

Bu saçma yazıyla sizleri kucaklarken, polis gölgesinde eğlenilen caddelerde, hedef olan o polis araçları yüzünden bombalı saldırılara kurban gitmeyeceğiniz bir ülke temenisiyle kucaklıyorum sizleri.

Başka türlü bir şey, benim istediğim...

25 Ekim 2010 Pazartesi

Mükemmel bir haftasonu geçirdim; melankolik bir hafta içi yeni bir yazı karalayabilmek dileğine, yarı sarhoş, yarı serhoş kafamla kadehimi kaldırıyorum, size ve kurduğumuz onca hayale, yaptığımız bütün planlara, çabaladığımız yüzlerce güne, tırmaladığımız binlerce ana rağmen karşı değişmeyen dünyaya....

Tadını çıkarın dostlar, dönüp baktığınızda göreceğiniz şey çoğunuzun göt oluşu ve buna karşın sıklıkla göt oluşumuz... Koyun gitsin bazen, hatta sıklıkla...

Şerefinize... Kaldıysa...

16 Ekim 2010 Cumartesi

Uzuuuuun bir melankoli, kısa bir hayatta.

Bu metin farklı tarihe, farklı gerçeklerle yazılmış; geç yayınlanmış, yersen tamamen hayal ürününden oluşmuştur.

Hatalarımla büyüyorum. Büyüdükçe sıkılıyorum, sıkıldıkça kaçma arzusu... Yedikçe içtikçe değil de susadıkça yaş alıyoruz. Bir yaş günü daha kutlamak istemiyorum melankoli anlarında ama ne severim yaş günlerini.

********

Sıkılıyorum…... Soğuk bir tatil günü. Tüm haftanın yorgunluğu, fırtınalı havayla birleşince çıkası gelmiyor insanın. Evde sıkıldıkça takılmışım yalnızlığı öbür koltuğa oturtup, daha saat 9 buçuk, önümde 6 tane boş depozitolu şişe, bitik sigara paketi. Elim dönüyor gözümle beraber, yazdıklarımı sonradan toparlamak gerekecek ama unutmaktan daha iyi bir çözüm. Melike Demirağ’ı gördüm az önce Altın Portakal’da. Böyle sikko bir ülkeyiz işte, festivalde açılışta, en neşeli anda çaldığımız şarkıya bak; “Arkadaş”. Niye herkes sahip olduğu gücü en sonuna kadar kullanmak istiyor bu ülkede. Kazanmak neye yarar kaybeden olduğunca diyordu Candan Erçetin şarkısında, biraz o misal ya bizim ülkedeki durum. Dinci güruh dindarları da arkasına aldı, aradakiler, deredekiler derken güç sahibi oldular ya 7- 8 yıldır; şimdi çat gelen türban emrine bakın. Ya ne kendinize müslümanmışsınız, onlarca yıldır laiklik yanlılarının aşırıları yüzünden ezildiniz bu ülkede, şimdi aynısını yapmak mıdır zorundalık? Laik azınlık (evet artık böyle anılıyor) rahatsızmış. Sen onun 10 sene önce yapmadığını yap da ortayı bulsana, düzelsin her şey. Hayır, güç kimdeyse o dibine kadar köklüyor. Şimdi ancak Altın Portakal’lara kaldı iş. Orada da güç öbüründe ya, 3 saat boyunca sen de dibine vur. Sıkıldım ben bu ülkeden. Futbolcuya sor, deplasman 2-0 yenilmişiz. Dönünce seyircimiz önünde diye başlar cümleye. Niye güç 12. adamda mı? Hep rövanşlarla yaşıyoruz arkadaş biz.

Ülke neyse de, birey olarak da aynı bokuz. Bak içki vücudumda dolaştıkça kanım çekiliyor. Yazık, O Rh + çekinik oldu şimdi, tuvalete gitsem bembeyaz. Ürem bile zayıfladı, zaferi beyaz sulara bıraktı.

Bugün eski bir dostun doğum günü, uzuuuun bir süre önce, geçenlerde fazla haklıyken, fazla üzgün ve sinirliyken, karşımdaki de özür dilemişken gittim ileri. Aslen hayatımda özür dileyen adama – belki de çok az olduğundan- inanılmaz destek olurum. İş kavgadan çıkıp özre gelince hemen susar ve sustururum. Dilemesine devam ettirmem, küçülmek değil zıttına büyümektir onun yaptığı o an, ama ben ezilmesini yediremem kendime ve sustururum. İşte bu dostla öyle olmadı o özür anında, muhtemelen yaramın büyüklüğünden işin cılkını öyle bir çıkardım ki üç dört sefer sonrasında iş fena koptu. Düşman olmadık elbet, ama kötü konuşmalar duyduk birbirimizin arkasından. Geciktik ya, arada binlerce şey ve kişiye suç buluruz ama geciktik toparlamakta ve bitirdik... Benim doğum günüm geçti başka dostlarla, onunki başkalarıyla yine. Oysa hep beraberdik bir öncekilerde. Al işte, yıllar kırışıklıkları eklerken, kırıştıranları kaybettiriyor sıklıkla. Benim hayatımda çoğaldı bu kaybetme işi, beklentileri kısamadığıma göre bundan sonra seçiciliği arttırıyorum.

Hepimiz güç sahibi olmak istiyoruz hayatta her konuda, ancak çoğumuz o gücü kullanmayı bilmiyor, altında eziliyoruz. Zayıf halimizi unutuyor ve yarına bakarken arkamızda bir dün bırakmıyoruz. Silip, devirip, geçiyoruz. Unutuyoruz, oysa unutma becerisi acılarımızda ve sinirlerimizde kullanılmak için verilmiş bir nimet. Onun da kullanmak kılavuzu yok işte, insan geç anlıyor.

Gönül kırmayın dostlar, telafisi daha beter oluyor. Eğer kırdığınız gönlün yarısı zaten sizinse, bir ömür olmasa da gayet yeterli bir süre kırık dökük yürüyorsunuz işte.

Virgül benden, noktayı Can Yücel koysun, onun da altına atardık imzayı zati.

Ne hesabını veremeyeceğim bir günüm oldu ne de vicdanımı lekeleyen bir geçmişim.
Ne hissettiysem on...u söyledim, onu yaşadım.
Yaşadığım bir tek andan bile pişmanlık duymadım.
Asla keşkelerim olmadı.
Hiçbir zaman kendimle vicdan mahkemesi yapmak zorunda kalmadım.
Karşıma bazen gerçek yüzler , bazen sahteler çıktı ama olsun ben yine sadece hislerimle yaşadım.
Asla sevmediğim birine seni seviyorum demedim, ya da asla birini severken karşılığını beklemedim.
Dostluğuma değer biçmedim , sevgime ise hiçbir zaman sınır çizmedim.
Sevdiysem sonuna kadar gittim,bitirdiysem öldürse de hasreti geriye dönmedim.
Bazen çok kırıldım , bazen belki de kırdım.
Ama hata insana mahsustur dedim. Affettim, af diledim.
Kimileri birden fazla kırdılar kalbimi ama ben onları yine de affettim.
Onlar belki beni saflıkla yargıladılar.Belki de içten içe sinsice güldüler.
Ama asıl unuttukları şuydu. Ben aldanmadım.
Aldanan her zaman kendileri oldular ama bunu anlayamadılar.
Bir insan kaybının ne olduğu bilemedikleri için...
Kaybetmek onlar için bir alışkanlık haline geldiği için...
Oysa ben hiç insan kaybetmedim.
Sadece zamanı geldiğinde vazgeçmeyi bildim o kadar.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Güneş gibi insan; sabah tatlı, öğlen yakıcı, akşam tadından yenmeyen...

Günlerden pazar, aralık pencereden güneş ve rüzgar sevişerek içeri dalıyor. Rüzgar yüzümü okşarken güneşin görevi beni sarsmak. Bir nevi doğanın uzanabilen organları ile yapılan orgy, bir nevi üçleme... Ben, güneş, rüzgar. Teslis desem ve grup seks ile aynı paragraf içinde kullanmış olsam hıristiyan kardeşlerim kızarlar mı acaba?

Neyse böyle bir güne başlama, çalışan insan kesiminin özlemi sanırım. Hele bir de benim gibi işin ardına geceye okul sıkıştıranlar için büyük bir keyif, alarm yerine sabah seksiyle güne başlamak.

Yorgunsun, tüm gün yatakta kalasın var, bir yandan da keyiflisin; ufak ufak dinlenmenin zevkini yaşıyorsun, hani küçük kardeşinin, çocuğunun ya da sevgilinin seni zorla ve oynaşarak uyandırması gibi bu keyif. Kapalı gözlerinin altında büyük bir gülümseme. Diş yok ama dişe gerek de yok, ağzının yanları kulak memene temas etti edecek, şirin sesler çıkarıyorsun falan. Sonra şak diye kalkıyorsun sertçe "Sen gel bakim buraya" diye çocuğu gıdıklıyor ya da hatunu mıncıklıyorsun falan ya... İşte o keyif orada gerçeğe dönüşüyor, bedene bürünüyor diyeceğim, aslında tam tersi. Neyse işte; yapabileceğin tek şey seni rahatsız eden güneşse perdeyi, rüzgarsa pencereyi kapatmak...

İşte buna benziyor arada tavırlarımız. Size bir dönem keyif verenlerin belki de yolunuzu aydınlatanların, şak diye önünü kapatmakla geçiyor yaşamımızın ciddi bir bölümü. Önce eğlen, neşelen, ağız ayır; sonra mesafe koy, telefonları kapat, yolları uzaklaştır, duvarları ör.

Eski sözlük yazılarımı okuyan dostlar bilir, ilişkiler üzerine çok sık kafa yormaya çalışırım. Ne haddimeyse en zoru 'insan'ı anlamaya çözmeye çalışırım. Kanımca benim hayatımda böyle gidiyor ve çözemedikçe kapatmaktan ya da kapanan bir kapıya çarpmaktan ben de veda edip 'bir yaş günü' bana hayatımda tattığım en büyük keyfi verenlerle solandıracağım bütün diyalog kapıların; insanlarla... Dostlarla... Etrafla... Dolayısıyla hayatı sonlandırmış olacağım, farkına bile varmadan. Hani "vakit bir türlü geçmezken / yıllar hayatla geçiyor ya"* o misal biz de muadili var var diye çoğumuzu kaybediyoruz hiç fark etmeden. Muadiller de birer mükerrer belki.

Hadi size iyi pazarlar, salılar, çarşambalar. Yakalarsanız sizi eğlendiren güneşleri her sabah; öğlenleyin acı verecek olsa da akşam üstü tekrar keyiflendireceğini unutmadan yaşayın geceye kadar. Çünkü oldu mu gece, yeni gelen güneş eskisi değil hiçbir zaman.

* Paramparça, Fazlı Teoman Yakupoğlu, 2001

23 Eylül 2010 Perşembe

2010 - 2011 / 1

Isınma turlarıyla başlayalım. İş güç ışında oldu bayağı zaman ele almayalı kalemi klavyeyi.

Yazmayı özledim, sizle paylaşmayı, okunmayı, yorumlanmayı, az da gelse telefon edilişini falan özledim; ama bunun her canım istediğinde değil de belirli bir periyotta olmasını hiç özlemedim. Muhtemelen yeni yayın döneminde canım istedikçe yazacağım, ama yedekleyip periyotlar halinde yayınlayacağım.

“Geçen zamanda neler değişti?” sorusunu kurcalarsak, hayatımda en çok yeri alan adamı İspanya’ya yolladık. Bu vesileyle tarihe geçecek şekilde selam edelim kendisine. İlk hafta neyse, sonrasında yazlık tatili falan da, İstanbul’da geçirdiğim 10 gün itibariyle söylüyorum hakikaten yeri dolmayacak 5-6 ay var önümüzde. Tahsinciğimin falan ziyaretlerini saymazsak henüz evde yemek pişmedi, zorunluluğu saymazsak doğru dürüst temizlik yapılmadı. Evde tek lamba yanıyor, tek odada kaynıyor tüm zaman ağır aksak şimdilik. Faturaların lehimize gelişini saymazsak üç beş hafta sonra ciddi özlem yazılarını konu edecek durumdayım hazırlıklı olun. Ama hem Barış’ın adına, bu mükemmel deneyim yaşadığı için; hem de kendi adıma yalnızlığı test ettiğim için mutluyum buruk da olsam. Hani kitaplar için insan yaşayamadığı şeyleri onlardan öğrenir derler ya, keşke bu sınavı da kitaplar üzerinden geçseydik ama bu da bir imtihan işte.

Referandum, baskette Dünya Şampiyonası, FB- BJK derbisi falan işlerine girmeyeceğim. İlk an sonuçlarında facebook’tan MHP şuan için bitmiştir dedim, arkasındayım. Bir Genç Parti’ye, bir AKP’ye giden sonra tekrar MHP’ye gelen % 6 – 8’lik yavşak yüzünden MHP kendini bir şey sanıyor arada, buna istinaden de hepimizin hesapları yatıyor. Şu genç yaşımda tüm siyaset bilimcilere ve politik istatistikçilere sesleniyorum, “yanılma payınızı hesaplarken bu yavşakları direkt ‘yanar döner’ pay olarak belirleyin.”

Güya değinmediğim bu konuları geçersek hayatımın en büyük değişikliği esas yoğunluğum. Resmi olarak MBA öğrencisiyim. Bilmeyen dostlardan ricam, işletme değil; işletme yönetimi. Yani bildiğin dünyanın en prestijli yüksek lisans programı. Ben o kadar prestijli bir okulda yapma şansına erişmedim ama bilmeyenlere duyurulur kürkçü dükkanı, İstanbul Üniversitesi’ndeyim. Peki bu ne demek, kariyeri, prestiji v.s.’yi geçersek hafta içi 4 gün akşam 11’de evime geliyorum demek. Günümün çok ciddi bir bölümü metrobüste demek. Sabah, akşam, gece toplam 3 saati aşkın yoldayım. Adana – yazlık (Susanoğlu) arasını hızlı bir arabayla her gün gidip gelecek zamanım hem de % 80’i ayakta yolda geçiyor. Haydi hayırlı derken, şimdiden gayr-ı tüm dostlarıma duyurulur hafta içi sosyal faaliyetlerde bir süre, ben yokum arkadaş. Hitap, bitik bir şekilde eve geliyorum, duştu tıraştı derken aç biaç uyku vaziyetindeyim.

Yorgunluğun son demlerinde, yeni sezonun vasat ancak ilk yazısıyla karşınızdaydım. İlkler tekken özeldir mantığıyla bu metni affınıza sığınarak doğru dürüst oylamanızı ve hoş geldin hediyesi olarak yüksek yorumlarınızı rica ederken, sezonda daha sık ve düzgün yazılarla karşınızda olmayı temenni ettiğimi bildiririm.

Sevgiyle kalın, çünkü gerisi yalan.

Öperim.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Başlıyoruz...

Çok özlediniz değil mi! Hadi len, yalan da olsa böyle söyleyin... Tatil yaptınız, dinlendiniz, yenilendiniz, değiştiniz, değiştik...

Koşuşturmaca başladı tekrar, sezonu açtık, hep bir umut oysa ki bir çok şey aynı hatta gidiyor geriye...

Çocuklar duymasın yeniden, çarkıfelek yine, var mısın yok musun her daim...

Neyse, siz yenilendiğimizi sanadurun, gerilediğimizi farketmek üzere, tekrar başlıyoruz.

Yakında...

3 Ağustos 2010 Salı

Tatil devam ediyor...

Haziranda hissetmiş, temmuzda farketmiş, ağustosta da okuyor olduğunuz üzere sıcaklar nedeniyle başlamış olan tatilimiz devam ediyor. Beynim yanar ve klavyede parmaklarım terlerken olmuyor canlar.

Yeni sezonda görüşmek dileğiyle, ilgi ve bilginize sunarım.

Teşekkürlerimle.

24 Haziran 2010 Perşembe

İyi ki doğdum!

Ademoğlunun nihai yaşam hedefi “başarı”dır herhalde. Başına bir şey eklenir ve amaç hep aynıdır. Nedir o önceki kelime? Akademik başarı, mesleki başarı, kariyer, ilişkilerde mutluluk, iyi bir evlat yetiştirme…

Sert başlarsak; ergenlikteki bir oğlan çocuğu için kısa vadede ‘en bir daha çok fazla’ kız sikmek, salak kültürel baskılarla büyüyen Anadolu kızı için bekaretini en uzun süre, daha doğrusu evliliğe kadar korumak… Counter oynarken 15 kez ölmeden tur atlamak, kimisinde süper ligde gol kralı olmak, gözlüklü asosyal bir adam için 5.00 orta öğretim, 4.00’a yakın bir lisans, bir hızla yapılan MBA falan mı başarı... Uzman yardımcısı olarak başladığınız iş hayatında süratle uzman olmak mıdır zaferleriniz... Zor yanıtlamak; tamamen beklentilerle şekle bürünen bir tebrik ve takdir sistemi var doğamızda. Kimi zamanda imkansızlıklarla...

Dün Birgül Hoca aradı bir sınav sonucuyla ilgili, “başarılarının devamını dilerim” dedi en içten duygularıyla, sonra ben de akademik başarısızlığımdan söz ettiğimde, senin başarın “insan biriktirmek” dedi... Düşünürsek evet; ‘zoru’ sevdim kendimi bildim bileli, birikmese de çok iyi arkadaşlıklara ve insanlara sahip oldum sıklıkla. En iyi dostluklara ben sahip oldum, mükemmel arkadaşlıklar sundum altın tepsilerde, zirveye ulaştığım ilişkilerim oldu, birçoğunun hayatında ama siyah ama cıvıl cıvıl renkler bıraktım dönüp baktıklarında görecek. Kendimce hiç satmadım, çok satıldım, az terk edildim, çok terk ettim, uzun süre sustum birden kestim attım, her dönem birilerinin ‘en iyisi’, ‘en yakını’, ‘en mükemmeli’ oldum, enleri gördüm, yaşadım, yaşattım... Biriktirmek, mesele işin kumbara boyutuna gelince o kadar başarılı olmadığımı görüyorum doğum günü partisi kutlamamı planlarken.

Kendimce ucuzluklarla tatmin olmuyorum en azından diye kendimi eğiliyorum. Etrafımda onlarcasının olduğu arkadaşlık çemberlerinin merkez noktasında olmaktansa, uzun süre uyguladığım merkez kaçla seçici oldum, elerken elendim, yenildim, vazgeçildim, en kutsallarına, dar alanda paslaşılan ilişkilerde güçlü dostluklara koştum. Yeganesini seçtim, karaladım çoğunu. Bugün hâlâ Sezen şarkıları dinlerken aynı hisleri duyuyorum kemiklerimde, ancak atar damarım daha seçici, değişmeyense müzikal olmasa da en betimleyicinin “yalnızlık türküsü” olduğunu gösteriyor.

Koşuşturmaca içindeki devasa kalabalığı reddettiğim her an daha güçlendiğimi görüyorum artık; aileyi reddettiğimde büyüdüm, ilk ciddi kız arkadaşım tarafından terk edildiğimde ya da bir sevgilimi terk ettiğimde olgunlaştım, mükemmel dostluklarımı saçmalıklar uğruna bıraktığımda yaralandım, ve bugün çeyrek asrını devirdiğim ömrümde tüm yorgunluk ve acılarım, sevinçlerim kadar değerli olduğunu daha net anlayabiliyorum. Rutin içine kurulu aptal sevişmelerin, yalan gülüşlerin hepsinin kökü aynı: sahte misafirlikler birbirimizin hayatında. Kumbaranızı salladığınızda 20 tane 5 kuruşun şıkır şıkır ses çıkardığını duyabilirsiniz, ancak unutmayın sessiz bir tane 1 Lira aynı değerdedir ve elde tuttuğunuzda daha büyük alan kapsar. İstediğiniz kadar okşayıp kurcalayın, elinizde bıraktığı pas tadı da kısıtlı olur...

Benden yola çıktım, genele vurdum; akademik, ticari, ailevi her ne başarınız olursa olsun, cebinizde ya da cv’nizdekilerden ziyade telefon rehberinizde biriktirdiklerinizdir sizin başarınız. Onların da niceliğine değil niteliğine baktığınız sürece zenginsiz.

Cenazenize kaç kişi gelecek önemli değildir belki, lakin kaç kişinin cenazesine gidecek oluşunuz ve kaç kişinin tabutunuzun ama yanında ama uzağında ağlayacağıdır önemli olan, ademoğlu her ölümün ardından burkulur; dostluğunuzun kalitesi, birkaçının ne kadar süre üzüldükleridir.

Kaç kişinin parmağı kesildiğinde o acıyı hissedebiliyoruz, kaç kişi bizim bir tebessümümüzde kahkaha atıyor. Sadece kötü günde değil, kaçımız iyi günde birkaç dost, onlarca arkadaş biriktirebiliyoruz ve her şeyden önemlisi bunları yaparken kendimizden verdiğimiz ödünler, arkadaşlık içinde gerekli fedakarlıklar seviyesinde kalıyor ve bizden eksilttikleri sadece zenginliğimiz oluyor.

Sizi seviyorum, belki bir yazıyla daha özele indirgerim ama çeyrek asırda birlikte olduğumuz için teşekkür ederim, geçmiştekilere, bugünkülere ve bugünden taşıyıp taşımamamdan bağımsız gelecektekilere. İyi ki doğdum ve benimlesiniz…

30 Mayıs 2010 Pazar

Kadınlar - Erkekler

Biz gazete kupürünü özetleyerek paylaşmak isterim;

İngiltere'de yapılan ankette "Eşinizin hangi ünlüyle bir kez birlikte olmasına izin verirsiniz?" sorusuna kadınların cevapları, Cheryl Cole ve kıllı melek Susan Boyle şeklinde çıkmış. Erkekler ise David Beckham ve Justin Timberlake şeklinde cevaplamış anketi.

Buyur buradan yak havasıyla yorumlamaya geçersek ucunu açık bırakmak istediğim tespitlerimi paylaşacağım. Kadınlarda cezacı ve alaycı bir tavır var. Dünyanın en seksi bilmemnesi seçilen Cole'un ardına Susan Boyle çıkıyor anketten, hadi bakalım seviş sevişebilirsen; erkekte ise çıkan 'mükemmel' sonuçlar, "reddedilemeyecek biriyle yapsın da affedim" durumundan mıdır, yoksa "benden iyisi ancak bu ikisi" fikri mi yatıyor cevabın altında...

Buradan Türkiye'de aldatmaya bakalım isterim, muhtemelen bu anket bizde olsa ilk sonuç ortak olurdu: "kimseyle." Soruyu toplumun tüm katmanlarına eşit değil de, bölgesel çalışmaya sorarsak iş değişir muhtemelen. "Erkek değil mi, elinin kiri" tavrı da hakim çıkabilir bazı köylerde, "istediğiyle... ama o yaparsa ben de yaparım" diyen cevaplar da gelebilir Ortaköyden. Nişantaşı sokaklarından çıkacak "Zaten yatıyor" sürpriz bir sonuç olmaz kanımca. Yüzsüzün biri "karısıyla, ama ben buna izin veriyorum ki" de diyebilir.

Neyse, insanları çirkin bir şekilde sınıflandırmayı bir yere bırakırsam, çok çok yoğun bir dönemdeyim. Bir zaman sonra, dönüp geriye baktığımda hiçbir şey yapmadığımı görecek olsam da, şuan için hem mental hem fiziksel fena koşuşturmacadayım, bu yüzden blogu aksatıyorum. İki kez önüne geçtim bir şeyler yazamadığımı farkettim. Bir yandan sık yazma zorunluluğunun, bir yandan iyi yazma güdüsünün kavgasını yaşarken de ortaya "artık" mantığıyla yazılmış böyle bir yazı çıkıyor.

Zamansızlığım iki satır yazı karalayamamak değil, iki satır karalamanın içini dolduracak renkli düşünceleri yaşayamamaktan.

Söz daha iyi olacak, anlayışınız ve azalmayan hitleriniz için teşekkür ederim. Hitler anketlere ve geri bildirimlere yansımasa da google analytics güzel sonuçlar veriyor hâlâ.

Öperim.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Baykalsız bir Türkiye umuduyla...

Genç yaşıma istinaden ancak 10 senedir falan siyasetle ilgiliyim. Politik bir ailenin çocuğu olmam şans olsa gerek, son 7 – 8 yıldır da hiçbir gençlik koluna falan üye olmadan yani işi aktifleştirmeden siyasetle alakamı çoğalttım.

Sözde ya da özde demokratik topraklarda nefes alan her bireyin olduğu gibi, ama iyi ama kötü bir siyasi görüşümüz var ve o gün bugündür beklediğim şey gerçekleşiyor gibi; Baykal gidiyor… Şaşkınlık içindeyim.

Her şeyden önce seksin ve kadının gücünü bir kez daha vurgulamış oldu bu olay. Düşünsenize TC tarihinin en köklü, en büyük partisini meclis dışında bırakıyorsun, 45 senelik aktif hayatının 11 senesinde bu partinin liderliğini yapıyorsun tek seçim kazanamamışsın, muhalefet ede ede kazandığın tecrübe dillere destan ancak onu da 30 sene sonra yeni yeni öğrenebiliyorsun, kırk kez hezimete uğruyorsun, her seferinde rezil rüsva oluyorsun ancak hep o koltuktasın ve ilk kez -98’deki formaliteyi saymam- bir şey seni istifa ettirebiliyor. Şekline, içeriğine, uygunsuzluğuna, terbiyesizliğine, ahlaksızlığına ve onursuzluğuna binbir türlü sövüp sayarak, komplo boyutuna sonuna kadar katılırım ama öyle böyle bir kadın seni iktidarından(!) edebiliyor. Bunca yıllık birikimin ardına “Meğer başka yerlerde iktidardaymış” gibi internette dolaşan geyiklerle veda ediyorsun... Kadın kısmı, size hep hayranım bilen bilir, bir kez daha önünüzde eğiliyorum.

Şimdi Baykal geri gelir ona bir lafım yok, gelirse yazık eder ona lafım çok. Şuan onurunu kurtardı, 'Zaten son 1 senedir çok iyi gitmeye başlamıştı, ayağını kaydırdılar' tezlerine katılıyorum. “Beklesin iki sene sonra cumhurbaşkanı” şeklindeki iddialı cümle de mantıklı geliyor. Adam 30 sene sonra ilk kez laikliği ağzına almadan, Atatürk’ün isminden ve putlaştırılmasından biraz uzak, ilk kez ekonomiyle, sosyal ve sosyalist işlerle, ilk kez işçiyle, emekliyle, sonunda yolsuzluklarla falan uğraşarak muhalefet yapmaya başladı ve başarıya doğru gidiyordu. Sarıgül engelini saymazsak tek başına iktidar olmazdı belki ama bir sonraki seçim için çok umutluyduk ben her ne kadar oy vermeden onları destekleyecek olsam da ilk kez Baykallı CHP mutlu sona bu kadar yakındı. Bu noktada iktidarın mağdur edebiyatının sökmeme ihtimali artık kesinleşmişti keza bir mağduriyet kalmıyor ortada tüm erkler sende, buna bir de yorgunluk ve eskimişliğin getirdiği yıpranma eklenince AKP’ye belki veda ederdik derken, onlar bir kurşun sıktı Baykal’ı vurdu. Hayırlısı diyelim bu hususta, yine aklanacaktır kendisi derken resmen itiraf etti bir de üstüne iddialı boyuta geldi. Herhalde yine bir ilki yaşıyoruz ve sevişen adam mağdur oluyor. Hani Gamze Özçelik falan mağdurdu bariz de, Ali Kırca filan gülünüp geçildi ama burada olayın siyasi boyutu, sonrasında da kurgusal ve montajsal çirkinlikleri işin içine girince mağduriyet son noktada.

Baykal giderayak öyle bir bomba bıraktı ki Pensilvanya’ya atıfta bulunarak AKP tabanına, AKP’nin % 48’inden kopacak olağan vedalara büyük bir pay da bu cümle ekleyecektir. Tek bir cümle % 5 – 15 eder mi, görürsünüz eder. Saadet Partisine şimdiden başarılar diliyorum, onlar da çok iyi gidiyordu, şimdi kucaklarında soldan bir pas aldılar, gol atmayı da bilirler.

CHP’ye gelince, kazın ayağı burada çözülecek. İki hafta sonra kurultayda utanmadan Baykal aday olmadan seçilir, o da kabul edilirse yandı gülüm keten helva. Kabul çok çok çok çok çok büyük bir birikimdir Baykal ama “olmuyor”u artık görmek gerekir. Bu kadar temiz bir veda, bu kadar nefis bir fırsat varken Baykal’ı da cumhurbaşkanlığı adaylığıyla onurlandırıp (oraya onu inanılmaz yakıştırıyorum) yenilenmeli CHP.

Şimdi halk Kılıçdaroğlu (liderlik vasfı ve zayıf karizması korkutuyor) ve Gürsel Tekin gibi isimler isteyecek, CHP de korkarım yine birikimli, karizmatik, halktan kopuk, dinden uzak, toplumdan izole, aydın hatta aristokrat bir başkanla yola devam edecek. Bu korkum yersin çıkar, bir de üstüne Baykal’ın yerine geçici gölge biri gelmezse başa, bakın çok iddialı konuşacağım tek başına iktidar da doğar ilk seçimde olmasa da üstüne gelecek bir erken seçimde.

Benim gönlümden Gürsel Tekin geçse de, daha erken oluşu ve Baykal’ın henüz bu kadar güçlü bir isme izin vermeyecek olduğunu düşünmem sebebiyle, hem halka yakın, hem tabandan, hem toplumun hem örgütlerin onay vereceği, temiz ve Baykal istediğinde veda edebilecek bir isim olarak Kılıçdaroğlu da gözüme batıyor. Gönül ister ki gelsin, sonra Sarıgül’den, Büyükerşen’e, Seyit Torun’dan, kopup giden yoldaşlara, Alevilerden, Kürtlere, eşcinsellerden, dindarlara (dincileri almasa da olur), memurdan işçiye herkesi kucaklayan bir Kılıçdaroğlu olsa. Sonra o da eline gücü alıp bu örgütün içindeki dalkavukları temizlese, kirlenmiş ve eskimiş CHP’lileri onursal görevlere sevk etse...

Neyse bu son paragrafın ikinci kısmı hayal gibi ama ilk kısmına razıyım yavaş yavaş... 10 Mayıs günü şirketimin kariyer günleri organizasyonu için Çanakkale’deydim ve televizyonda o haberi duyduğumda bir güneş daha doğdu o kutsal toprakların üstünde gözüme gözüme; bir umut yeşerdi, en temiz vedasıyla, onu da yıkmadan kırmadan, içeride bölmeden ve içeri bölünmeden giden Baykalsız bir Türkiye’de mi uyanacağız acaba yarın sabaha İstanbul’da?

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Kadın Dediğin 2

Üstattan yayınladık, şimdi benden... Kadın dediğin;

“Erkek dediğin” diye başlasa cümlemiz o zaman başka bir girizgahı olurdu sadedin de, malum kadın dediğin önce göze... Dolayısıyla ‘kadın dediğin’ kabul! güzel olacak arkadaş. Ancak buna Allah vergisi dersek öyle estetikle falan uğraşmayacak sadece bakımlı olacak. Hepsinden önemlisi devrimci olacak, her seferinde yeni sürprizlerle çıkacak ortaya.

Sonra bu dünya güzeli varlık, ne olduğunun farkında olacak. Ağır da olacak, hafif de kalmasını bilecek. Önce insan olup yerine göre davranacak. Nedense baştan değinmeden olmuyor, söyleyip kurtulayım; yatakta iyi olacak Bu “yatakta iyi olacak” cümlesinde, klasik bir orospudan olağan olan beklentiler değil lafım, yatak iyiliğinden kasıt uyum olacak. Ne yalandan çıldıracak, ne öyle ayırıp bacağını yatacak kuru kuru. Tüm bir ilişkinin mutluluğu ve birçok zihniyet henüz kabul edememişse de varlık sebebi değil midir cinsellik ve/veya üreme. Dolayısıyla bu işin zirvesi ‘kadın’sa, o da iyi olacak. ‘Uyumlu’ olacak sonra canımı yiyecek. Kültürünün öğrettiği seks hayatının getirdiğiyle, işi gücü erkeği tatmin olmayacak, ‘ikimiz’ kavramına dokunacak ve kendi bam telini de düşünecek. Kendi mutlu olacak ki yarına o yatağa aynı istekle girsin; e mutlu da edecek ki haftaya adam aynı şehveti aynı koyunda söndürsün. Kadın gün ışığında da, lamba altında da, yorgan üstünde de isteyecek, utanmayacak bakmaktan ve göstermekten.

Güçlü olacak hanım, sokakta dik yürüyecek böyle memeleri ileride, ama bi’ konuştu mu karşıdakinin gözleri dekoltesinden ağzına doğru kayıverecek. Güzelliğiyle sadece ilgi uyandıracak, beğendireceği özelliği kafası, zekası ve bilgisi olacak. Bir yere girdi mi “ben geldim” diyebilecek… “vay be” dedirtse de, “hmm” ekletmediği sürece bunun bir değeri olmadığını unutmayacak.

Zayıf olacak kadın, uysal olacak, erinin sözünden çıkmama muhabbeti değil elbette demek istediğim, fekat(!) erkeğine de güvenecek. Ama babası, ağabeyi olur bu erkek, ama hocası, bilemedin sevgilisi, kocası... Güvendiği kadar güven de hissettirecek. Erkek ona güvenecek ki arkasını dönüp gitsin onu doğasında hemcinsleriyle yalnız bıraksın, hem de farklı bir şekilde güvenecek ki özgürlüğünün kısıtlanmadığını hissederek koynuna sarılabilsin. Ona o kadar güvensin ki toplumsal erkekliğine bok sürdürerek koynunda ağlayabilsin, merhem hissedip derman bulsun.

Kadın “geleneksel beynelmilel” olacak, bir yandan eratının âdetini erine yansıtacak, çünkü unutmayacak elbet bir gün anne olacak; bir yandan da yozlaşmış tabuları vizyonuyla yıkacak kültür kisvesine bürünmesine izin vermeden konjonktürün. Devrim dediğim biraz da bu.

Hanım isteyecek, ama neyi, ne kadar, nerede istemesi gerektiğini bilecek. Arzuhalinin cüzdanının limitlerini bilecek ama içinde kaç para olduğunu hiç bilmeyecek, karşısındakinin yetileri kadar yapabileceğini bilecek, elbet şımaracak ancak sınırlarını zorlamayacak. Nazlı olacak ama malum atasözünü unutmayacak, isteyecek, hak edecek, istediğini alacak ama bunaltmayacak, baymayacak. Bir şeyin daha fazlasını isteme nedeni ‘ona sahip olma’sı olmayacak; arzuları, doyumsuzluktan değil, ‘kendilerini aşma’ isteğinden olacak. Erkeği de yönlendirecek. Kalender olmayacak ama tatminkar olacak, erkeğinin adam olduğunu unutmayacak ama onu gene de adam edecek. İşin sırrı kadın sınırlarını bilecek, işin ipuçlarını öğrenecek, koordinatör olup idare edecek..

Kadın sevmesini de bilecek sevilmesini de en önemlisi. Doğduğunda anası onu koklarken ayrı bir sevecek, 3 yaşında babası tarafından kat kat sevilecek, 7’sinde bakkal amca, komşu teyze ayrı bir sevecenlikle bakacak ona, 15’inde hafif hafif oğlanları dizmeye başlayacak arkasına kuyruk sallamadan, 20’sinde serpilecek bi’, sevilecek ama şanlıysa aşık olacak. 24’ünde mezun olacak, patronuna sevdirecek kendini sadece mesleki birikim ve iletişim yetisiyle, 28’inde doğruyu bulduğuna inanan bir erkeğe sevdirmiş olacak kendini, nikah memuru ona daha bir yakın olacak; sonra bir ömür kocasını sevecek, önünden yemini, bedeninden sıcağını, ruhundan hasreti eksik etmeyecek. Alışkanlığa dönüşecek ama her seferinde yeni bir tat sunarak ayrıcalıklı hissettirecek. Hepsi sırasında kendi de mutlu olacak.

Kadın, ulvidir. Hakkını verecek ne olduğunu bilecek, ne kendini küçümseyecek, ne gücünü kontrolsüz amaçlara hizmet ederken kullanacak.

Bu satırları okuyunca ‘hadi oradan sen de’ demeyecek, bir daha okuyacak gerekirse ön yargısız. Bu satırları okuyan erkeklerin de ondan bulursan bana da getir dediğini bilip, bunun yazarı aşağılamanın yanı sıra sizi keşfedememiş milyonların kanıtı olduğunu bilecek.

4 Mayıs 2010 Salı

Bayram bayram üstüne.

Selam.

Yıllar sonra sorunun zihniyette olduğunu vurgular bir şekilde işçi bayramı kutlandı bu ülkede. SSKlı bir adam olarak bu sene iyice içten hissettiğim emekçi bayramımızı kutlarken, 5 mayıs çarşamba hıdırellez için Ahırkapı'da olduğumuzu hatırlatmak isterim; yine, yeni, yeniden...

Yeni saçma aforizmalarımıza bir tane daha ekleyin lütfen; hoş: "Hayat tespih gibi, bazen çekiyorum bazen sallıyorum."

Girizgahı gelen yazı unutulmamıştır, öperim sizi.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Kadını yorumlayalım isterim ama tembel yazar oldum ben.

Yeterli bir süre sonra merhaba.

Bir sonraki yazıya giriş olsun ki kendime konu bulmaktan korkmayayim, bir süredir vermiş olduğum aranın acısını çıkarıp size en ağır konu ile geleceğim, "kadın"ı yazmaya çalışacağım. 8000 senedir kimse anlayamadı, anlatamadı; ben de çözeceğimden değil ama birkaç kelam etmek isterim.

Benden önceyse edilmiş güzel bir kelamı paylaşayim sizinle, büyük köşe yazarları da Yıldırım Tuna'dan fıkra yazar ya; buyrun üstad Can Yücel'den...

KADIN DEDİĞİN
"Kadın dediğin iyi sevişecek arkadaş. Koyun gibi yatmayacak,kı mıl kımıl olacak yatakta. Aklını başından alacak ama, aklını sadece bununla yormayacak. Delireceksin ama delirmen hastalıktan olmayacak. Uzanıverdi mi yanına boylu boyunca, göğsünde atan kalbinin yerine koyacaksın kendini, ruhunu, herşeyini.Aşksı z yatmayacak yatağa ve sen bunu bileceksin.Kadın gibi kadın olacak kadın dediğin, çıtır çerez niyetine yemediğin. Bir gecelik değil, ömürlük olacak ömürlük. Yıllara rehaveti değil huzuru taşıyacak. En seksi leydi olmayı da bilecek,hanım sultan olup sözünü geçirmeyi de. Cıvık konulara takılıp zaman tüketmeyecek, küfretmeyecek, Kadın dediğin ayıp nedir bilecek. Sıkboğaz edip seni yalancı durumuna düşürmeyecek. Seni öyle bir tutacak ki arkadaş, sen bile şaşıracaksın öyle tutulduğuna. iki lafın başı, her tartışmada ayrılalım tehtidi savurmayacak. Sabırlı olacak ve asla gururuna dokunmayacak. ..Tuzu az, şekeri çok gibi limiti olmayan prosedürlerle yemeklerle işi olmayacak. şöyle pastırmalı kurufasülyenin yanına tereyağlı pilavı konduracak şüphesiz. Salatasız oturmayacak yemeğe.Temiz olacak herşeyden önce mesela köfteyi mıncıklarken elleri, Yahut pahalı parfümlerin sindiği, boyacı küpü gibi, her öptüğünde bulaşık bir tadın kaldığı bir kadını öpmeyeceksin. Buram buram aşka sarılacaksın arkadaş. Buram buram kadın kokacak kadın dediğin.Kadın dediğin güzel olacak... Zeki olacak zeki, seni bir hamur gibi karmasını da bilecek, o hamura kendini katmasını da... Paranın güzelliğini bilecek ama ne parasızlığın ezikliğini ne de paranın kudurmuşluğunu yaşayacak. Değerlerini bir anlık hevesler uğruna terketmeyecek. Namussuzluğunu, ahlaksızlığını ancak ve ancak seni baştan çıkarırken kullanacak, yan gözle adam kesmeyecek, başka sevgili edinmeyecek.Sarışın, renkli gözlü uzun bacaklı, beyaz tenli, ince bilekli dilber filan fasarya... Kadın dediğin hatun olacak arkadaş, sözüne güvenilir olacak. Bileceksin ki konuşulanlar burada kalır, kapıdan çıkmaz bir daha. Ağzı sıkı olacak kadın dediğin. Sırrını tutacak ama gününü bekleyip kusmayacak.. .Para lazımcılardan, kürkçülerden, cep telefonu manyaklarından, dırdırcılardan, unutkanlıkları nı senin üzerine atanlardan, kendi yetersizliğini seni suçlayarak rahatlayanlardan, raf süslerinden, tehtidkarlardan, kaçaklardan, kıkırdayanlardan, boş bakanlardan olmayacak. Saflığı, cahilliği, aptallığı oynamayacak, biraz ukala olabilir ancak sana rol yapmayacak. Bir şeyi çok isterse ve inançları doğrultusunda yapacak.En önemlisi kendini sevecek arkadaş, kendini sevmeyen kadından sana ne hayır gelir. Bir bakarsın ki yıllar sonra bu kadınla ne yatağa sığabiliyorsun, ne toprağa...Koluna takıp gezmesini de bileceksin gururla, koynuna çekip sevişmesini de şehvetle.Analığını da bilecek, çocuklarından saygı görmeyi de, anaya babaya hürmet etmeyi de...Kadın kadın olacak be, seni sadece sen olduğun için, sensin diye sevecek. Parayla pulla, kariyerle, kimin ne dediğiyle, sınırlamayacak. Hem sevgilin, hem arkadaşın, hem annen, hem çocuğun olacak, bağrına basacaksın huzurla... Bileceksin ki evde 'O' kadın tarafından beklenmenin zevkini hiçbir zevk yaşatamaz sana...Öyle bir kadın işte... Nerede öyle kadın yoktur deme...Sen de adam olacaksın, seçmesini bileceksin! "

En kısa zamanda görüşmek dileğiyle.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Yıllık izin / 1

Selam.

Üçüncü ayı geride kapattık. Son haftalarda biraz gerileme var, farkındayız hep beraber. İlk çeyreğin hatrına biraz da özel hayatımdaki 'huzur' denemelerine paralel anda yıllık iznimin bir bölümünü kullanmaya karar verdim.

Dandik köşe yazarlarından neyim eksik. 23 Nisan geliyor, iyi bayramlar olsun tüm çocuk kalanlara.

Öperim sizi, döncem ben!

6 Nisan 2010 Salı

Gayesiz oluyor sıklıkla yaşamımız

Akvaryumda balıkları izliyorum, akvaryumum olduğundan değill, digitürk var; sözde canım neyi isterse onu izleten yayında sittin müzik kanalı içinde Türkçe yok ya, denk gelen bir şey dinliyorum işte. Sadece müzik dinleyip bir şeylerle uğraşma hakkımı elimden alan kutu akvaryuma beni bağlıyor, o değil izletiyor da namussuz.

Bakıyorum olağanüstü renklerin içindeki rengarenk balıklara, “bunlar niye yaşıyor” sorusu geliyor ardına. Düşünsenize, balıksınız lan! Hem de akvaryum balığı, öyle özgürlük de sınırlı. Kimine göre zaten 3 saniye mi 5 saniye mi öncesini hatırlamıyorsun, dolayısıyla güdülerle hareket eden her gün aynı çember içinde yeni açılar keşfettiğini sanan bir salaksın. Ekmek elden akşamları atıyorlar yiyorsun, sonra yaşıyorsun. Hiçbir amacın yok, varlık sebebin tartışılır, şıksın, görselin güzel diyelim, lan televizyonun üstündeki çerçevedeki cansız eser de güzel, hem ona ‘sanat’ diye ulvi bir misyon da yüklemiş seni besleyen ademoğlu...

Sonra insanız ya, düşünüyoruz; ademoğullarının diğer bir kısmı geliyor insanın aklına. Maksatsız yaşayan, hedefsiz, hayalsiz ve maalesef umutsuz yaşayan geniş kalabalık. Varlık içinde yokluk, yine o balıklara benzer amaçsız, isteksiz, nedensiz yaşam ve onlarınki kadar süslü bile değil prezantasyonları. Çoğumuzun aslında suratına bakılmaz objektif olursak; bu yüzdendir ki kozmetik bu kadar gelişmiş bu buhranda.

Sevgili yapayım diye yaşıyor birileri, “yapayım” fiilini kullandığı için oyun hamuru kıvamında bir “boyfriend”in oluyor, sonra bir şey yok. E yaptın sevgiliyi, kullan bunu. Yok! Sonra kariyer yapayım diyenlerimiz var çaresizler yığını. Sosyal yaşamda o kadar başarısızlar ki, arayışları iş hayatına yoğunlaşıyor, ancak yine yapmak olunca işin kökü birileri geliyor sizin kariyerinizi puzzle olarak değerlendirip bozuyor, siz hadi gidin gene ‘yapın’. Ama bu kişi dikeyden gelen performansınızdan memnuniyetsiz bir patron oluyor, ama yatay ilişkilerde eş unvanla çalışan size fark atan rakibiniz...

Allah aşkına vizelere sadece o sınavdan not almak için girmiyor muyuz? Evet en azından bu bir amaç ama sonuca erip o dersi öğrensek mesela... Ha, dediğime bakmayın ben öğrendim mi o kadar sene!

Çoğumuz gitmek için gidiyoruz bir yerlere; bayramlarda zorunluluktan memlekete dönüyor şehir dışında okuyanlar, zarurettendir mektebe gidişlerimiz; isteksiz olsak da kimi zaman ‘mecburiyet’tendir sevgilimizin üstümüzde boşalabilmek için boş boş gidip gelmesine izin verişimiz bekaretini saçma zaruretlerden korumak zorunda olan bir bayan(!) olarak. Bayan oluşumuz bir kenara, baymamız ve bayılmamız cepte zaten.

Sonra kolumda hatun olsun diye amaçsız birilerini taşırız, onun sırtımızda dev bir yük olduğunu anlamamız için yepyeni bir kızı tanıyıp arzulayarak yeni bir hedef edinmemiz gerekir, dart oku atar insanoğlu hayata, yüzde 90’nında hedefin çok uzağına, kalan yüzdenin yarısında da karavana. Ama eğer koyabildiysek bir hedef bu dünyada, varsa nefes alışverişlerimizi tatlandıran bir heyecan, isteğimizi yücelten bir amaç, koşuşturmacamızı manalandıran bir gaye, asla ulaşamayacak olsak da varsa bir hayalimizi, elde edemeyecek olsak da, sonuçlanmayınca yıkılmayıp sadece üzülüp yenileriyle kendimizi arındıracağımız nihai bir ürün içinse tüm çabamız, terimiz usul usul esen rüzgarda sırtımızdan aşağı hakkaniyetiyle damlıyor ve bir amaca hizmet ediyorsa; işte o zamanlarda o balıklardan farkımız sadece renkli tipimiz olmuyor kanımca.

30 Mart 2010 Salı

Su

Suyla başlar hayat, bir portakal fidanının ıslanıp büyümesiyle oluşan çekirdek, ardına yemiş, sonra baban onu yemiş, akabinde uzun keyifli bir maraton, nihai ürün bildiğin sen ben.

Yeni moda suda doğum falan da var, sulu moda uğruna. Doğdu ya, sonra susar insan, var oluşun ardına doğanın emri süte susar, uykuya dalar, büyür, su ister. Uzun zaman sonra yıkanmak, arınmak ister, daha ileride duştan çıkmış ıslak kız görmek ister, havuz deniz çeker canı, suya alkol katar, rakıya su. Kadın tecavüze uğrar kendini banyo küvetine atar filmlerde, yaralarımız hep aynı sıvı ile ilk müdahaleyi görür. Lakin, suya hasret topraklar da vardır, çocuklar da aynı hasrette aşağı kara kıtada... Sulak arazide büyüyenlerimiz vardır, küstah! Suya yazı yazanlar da bulunur, olmazlara susayarak ömür tüketenler de. Dilekler vardır, sonra umutlar, bunlar olmayınca çocuklarımızın isimlerinde yaşatırız... Rüyalarımızı, hülyalarımızı, barış dileklerimizi, cansularımızı, umutlarımızı...

Susuz yazlar vardır insan ömründe, sudan sebepler vardır sıkça, sulu ilişkilere sahibiz, tam tersine hep susanlar vardır bir de. Evet bir de onlar var, suskunlar! Kimi ağırlığından, kimi hasetinden, bazısı olgunluğundan, çoğusu cehaletinden, en fenası da içselleştirememeden! Silikliğini ağırbaşlılıkla sıvamaya çalışan; cahil, soğuk, kuru, sığ, kaba, düşüncesiz, karizmasız, kafasız, ahmak ve aptal olanlar. Ölümün ısısını hissedene kadar kendi yağında kavrulan, bunu da bir tamahmış misali satan karaktersizler. Etliye sütlüye dokunmayan, ona dokunmayan yılarları bin yaşatan, suya gitse susuz döndüren, bîhaber, bîçare yaşamların figüranları. Dünyamızı dolduran kalabalığın yegane sebebi... Aslında ben onlara daha yakın bakmaya başladım son dönemlerde, çünkü saçımda geçen hafta fark ettiğim ilk beyaz kıl vesilesiyle hissettiklerim biriktiğinde daha net anlıyorum ki galiba onlardır bizim asıl zenginliğimiz bazı zamanlarda. Onların sayesindedir birbirimizin kıymetini anlamamız, onların aracılığıyladır sahnenin daha önüne sıyrılmamız ve Allah razı olsun; kalabalıklarda onların yokluğu içinde var olanları görüyor, hiçlerin arasından seçiyor ve bir yaşam kuruyoruz yoldaş niyetine diğerleriyle.

İnsanlar vardır sulanmış beyinlerle yaşayan, insanlar vardır çamurların içinde kalıp ıslansa da çabalayan.

22 Mart 2010 Pazartesi

Kaygılarından arınmış, tadında dünyalara

Kaygısız yaşamak ister insan.

Kovulma kaygısı olmasa bak ne güzel işler çıkarırız istisnalarımız hariç. Gece sevişememe korkusu olmasa erkekte, neler eder yemek boyu, 'boğulma' bir çekince olmasa, kız bildiğin dorukta yaşar aşkını, reyting kaygısından öte kim bilir nasıl yapımlara imza atacak Türk televizyoncuları, ne bilim yeni yazıyı yetiştirme derdinden uzaklaşsa bugünküne daha fazla özenmez mi yazar, tasayı bir kenara bıraksa valide hanım daha mı rahat geçer günü! Yetiştirme derdiyle aceleye gelmese işlerimiz, koşuşturmacalardan biraz daha uzaklaşsa bedenlerimiz, ruhumuz daha bir sakin kalsa, daha dingin, huzulu, huzurla...

Karşı limana varma derdi olmasa da fırtınaya yakalandığımızda mevcutta biraz daha dinlensek, sonra sakil sakil ulaşsak hedefimize. Hani alın teri helal, akmasın demiyorum ama, götümüzden de damlamasa o ter bir ulvinin peşinde yırtınırken...

Hani karşı cinse yaklaşırken daha rahat olsak, ben hiç yaşamadım da hani sokağa çıkmak için babamıza ne söyleyeceğiz çekincesi olmasa, telefonu çevirmek istediğimizde 'acaba' sorularına maruz kalmasak iç sesimizin, çalan telefona koşuşumuzdaki heyecan titreklikten değil de sevinçten olsa, iki bardak içerken üçüncünün parasını düşünmesek, sağlığımız iki kebap üst üste yiyince teklemese, 'gelirken' erken mi diye düşünmese bu millet, 'gidecekken' geç kaldığının korkusunda yaşamasa... En azından hayal kurabilsek kaygısızca...

Sanırım 'yarın' o kadar dert olmasa, bugün pek bi' güzel olacak. Koyun götüne gitsin biraz, tadını çıkarın hayat sizin pestilinizi çıkarmadan.

13 Mart 2010 Cumartesi

Ucuzluklar içinde fedakarlık çok pahalı be

Ucuz yaşıyoruz gençler. Ucuz işler, okullar, aktiviteler, insanlar dolu etrafımız. Sanatımız ucuz, hayallerimiz sınırlı. "Hava bedava, bulut bedava, kelle parasına hürriyet bedava" diyen Orhan Veli kadar optimist olmam, beleşe kadar indirgeyemesem de ucuzluğu yorumlayabiliriz sanırım.

Klişeler ucuz. Onlarla konuşmak, kendini ifade etmek ekonomik. Fındık kadar cinsel organlarla, 'bir an' kadar yaşanan cinsellikler ucuz ve fındık kadar uzuvlar uğruna iki kiloluk beyinlerin satıldığı dostluklar ucuz. Sevgililik artık bir müessese hem de "ne yaptın sen çocuk" mesajları attıracak kadar iktisatlı bir müessese. Yapması da yıkması da çok çok kolay artık. Başkasından duyulan dedikodular, görülen fotoğraflar bedava hayatımızı şekillendiren ve bu söylemlerin, çekilen fotoğrafların maliyeti de ucuz. Dost kazığı çok ucuz, anne babaya hakaret son derece ekonomik, işten bunaldığında basacağın istifa dilekçesinin kağıdı ucuz, 'can'dan bunaldığında basacağın tekme için harcadığın enerji de ucuz, onun cesareti için içilen köpek öldüren de.

Üç beş sahte oy alarak seçilmek iki çuval kömür kadar ucuz. Küçücük sallantıda altında insanların kalacağı kerpiç evler ucuz, tek atışla dünyaları yıkacak kurşunlar ucuz...

Aşklar ucuz, dostluklar desen ha keza, ilişkiler basit ve sığ, münakaşalar son derece ekonomik, yazılar bedava, sözler havada... Memlekette hinlik ve kalitesizlik için gereken hiçbir kaynak kıt değil ve bunların ihtiyaçları hep sınırsız. İktisat bilimini gereksiz bırakır huysuzluklarımız.

Ama yaşam hâlâ pahalı, doğru insanlarla, unvanlarından bağımsız doğru ilişkiler için her şey pahalı ve nakitle değil fedakarlıklarla ölçülebiliyor yaşadğı hayatın kalitesi bir insanın.

27 Şubat 2010 Cumartesi

Uzaklarda yaşar insan...

Galiba uzaklarda yaşar insan hep. Hep olmadığını yaşamaya çalışıp, mevcudun uzağında kadir arar.

Anadolu’daki İstanbul’u ister televizyon kanalları sağ olsun, İstanbul’daki bir fırsat olsa da kaçsak göçsek der. İnsanoğlu yazları sıcaktan pişince kışı özler; daha aralıkta beş gün arka arkaya ayaz çıkınca yazı ister... Kız, eşit ağırlıktan ÖSS’ye ya da yeni adıyla her neyse ona hazırlanır, uluslar arası kazanınca tıp ister. Oğlan, sıklıkla ‘kadın kadın’ diye dolanır durur, kadınını bulduğunda erkek erkeğe maç izlediği günlerdeki onsuzluğu özler... Hanımların çoğu sevgilisinin anlayışsızlığından şikayet eder, onu anlamaya başladığında da hayatında renk ister. Bir dediği iki edilmeyince sevgilisine silik der yeni Kazanovalar arar, yenisinde hiçbir isteği olmayınca bu sefer de maço der, odun der. Kimilerinin iyi kötü değil, bayağı tatminkar bir işi vardır, hep bir üstündekinin kıdemini ister, yanlış değil arasını aramaz, hep en uçları bulup bir diğerine imrenir. Aslı’nın 10 çift ayakkabısı vardır, 11’inciye ister, onu alınca bir ay giyip sonra diğerlerinin arasına atar, 12’inciyi ister. Kaçınızın gardırobu çok isteyip de aldığınız, şuan suratına bakmadığınız kıyafetlerle dolu! Mehmet ergenliğinden itibaren anasına söver, ondan kaçar, sonra karısıyla evliliğinin ikinci yılında anasına hasret duyar. Hep ama hep uzaklarda yaşar insan.

Birçoğu kapıyı anahtarla açmaktan şikayet eder, içeri girince bir çorba çeker canı, sonra evlenir, bilemedin kardeşi yanına taşınır, bu sefer de yalnızlığı özler. Yurtta yaşarken ev ister, eve çıkınca ev arkadaşından, temizlikten, yemekten şikayet eder yurt iyiydi der. Risk alır yurda geri döner, bu sefer de ulan bu giriş saati de ne ki der, depresyona girer.

Toplumun bir kısmı devrim ister, devrim olduğunda yenisini ister. Bazıları, ramazan bayramına Bodrum’a gidelim der, gidince “keşke kaynımgillere gitseydik” der. Kurbanda kaynıgillere gittiğinde, diğer akrabaların Ayvalık tatili kıskanır, kem küm eder. Kimi minili kız gördü mü, şöyle karım olsun kırk kilo altın borcum olsun der, arzular varlığa erdiğinde, kadını döve söve altına alır, yeni minilileri ister. Sarışınlar esmere özenir, esmerler sarıya bezenir. Pop star olacağım diye yola çıkanlar, bir süre sonra utanmadan tv şovlarında “keşke İstiklal’de taciz edilmeden yürüyebilsem der sıklıkla.

Uzaklarda yaşar insan, hep ister, hep özlem duyar, hep şikayet eder, hep kaçırır mutluluğu...

Oysa ki kimimiz kışın kayak yapar, yazın dalar; sevgilisiyleyken onun ve o anın tadını çıkarır, dostlarıylayken kurulu meclisin zevkine varır. Ne bilim, balık yerken limon sıkar, aklında mayonez varsa bir sonraki gün sandviçe saklar aşermesini. Elinde çok izlemek istediği bir film vardır, ama televizyonda da canlı yayın, herhalde önceliği isteğine değil de, zamanın verdiğine bırakır bazen, dvd sıkıcı pazar yayınları sırasında da izlenebilir der.

Gülerken içinden ağlar insan, oysa ki gülmenin de ağlamanın da tadının ayrı ve zamanında olduğunu hatırlarsa, biraz daha ‘mutlu olmak için çabalarsa’ ya da mutlu olduğunda ‘ille de dahası için çabalamaz, biraz tatminkar yaklaşırsa’ o zaman anlarız herhal bu yaşamdan keyif almak ne demek, o zaman çözeriz herhalde niye yaşıyoruz ulan sorularının cevaplarını.

Şubat da bitti, daha mutlu bir mart dilerim. 3 gün daha fazla, tadını çıkarın.

22 Şubat 2010 Pazartesi

Derbi notları

Selam.
Bir sürü yazımız oldu, ama memleket meselemiz futboldan uzak kaldığımı sezdim. Malum derbi haftasıydı, biz de maçı izlediğimize göre, hadi biraz futbol konuşalım.

Rıdvan Dilmen olacak halimiz yok hâşââ! Ermak Toroğlu da kovuldu, kıvamımız müsait değil; üç beş gün de her yerde yazılıp çizileceğini, kutlayacağımız bir zafer kazanamadığımızı falan düşünürsek, farklı pencereden bakalım o zaman.

Şaka maka bukleleriyle Rijkaard geldi İnönü'ye. Türk futbolu adına güzel iş vesselam, iyi direktör olmadığını söyleyen çok olsa da kariyerine İnönü'yü eklemiş olması, kendi adına güzel.

Rijkaard geldi, Demirören hâlâ yok. Stada gelemeyen başkanı seçen üyelerin beynine biir, kendi gelemeyip şeref tribününü bir 'first lady' ve çocukla temsil ettirene ikiii!!!

Bu Joao Alves ne biçim star lan. Adamın triplerine falan hasta oldum. Zaten ayak bilekleri en az benimkiler ince ve kara teninin altında benimkiler kadar şık duruyor, ama göbekten falan olsa gerek adam uzaktan bana nazaran çok şık. Ama tripler işi bitiriyor. Seke seke oynuyor lan adam, böyle ip cambazı kıvamında. Ha pek oynamadı bu hafta, olur o kadar. İnönü bu, boru değil.

Star demişken Arda'nın oyunculuğuna laf etmem tabii ki, fakat futboldan ziyade sinema oyuncusu artık. En kibar tabirle, vurgularsak söylerken "artiz!" olmuş iyice. O ne lan, bu kadar genç yaşta tanrılaştırılmanın hakkını sonuna kadar veriyor ve "ben sahadayım"dan ziyade "ben teletvizyondayım" modlarında. Yazık olur, demedi demeyin.

Keita'nın formasına dikkat etsenize, ekstra ütülü gibi. Sıfır göbek normal de bi' de sıfır göğüs kasına sahip oluşundan olsa gerek dümdüz iniyor forma. Son ütücü reklamlarında oynasın. Ajanslara sesleniyorum.

Bize gelince, Barış'ın deyişiyle bir takımda "kazma" oyuncu sınırı vardır. Sahada Sabri olmayınca GS bu kontenjanı pek kullanmadı. İnsan olan başkanla direktör takıma maks. 2 tane alır bunlardan; ulan Beşiktaş'ta 5 tane var be. Bu kadar 'kazma limiti'i aşmış bir kadroyla çıkarsan, yine bana hüsran, bana yine hasret var...

Mustafa Denizli'nin bezmişliğini de anlıyorum. Ben görece bu kadar hafif bir işte çalışırken bu haldeysem, adam ölüyordur lan. Yaşlı yaşlı diyoruz da, bir yere kadar aga. Adam Bodrum amcası olma yaşını aştı, yıllardır Egeli rahatlığıyla psikolojik olarak en azından götürüyor, ama bir yere kadar. Sene Köyceğiz - Dalaman v.s. ada sahillerinde kendisini.

Benden bu kadar, futbol falan uzun hikaye, bu devran döner, yine de bu iş bitmez. Hadi size mutlu şampiyonluk şarkıları. Demirören gidene kadar yokum ben.

17 Şubat 2010 Çarşamba

Bir zaman zarfı olarak durduk yere

Burnunun dibindekilerin kıymetini bilmeme geyiğimiz var ya, kim sivilcesinin, siyah noktasının kıymetini bilsin ki diye devam eder bazen iğrenç bir espri ile, buna takılayım biraz diyorum.

Hatta, hadi birlikte düşünelim; uğruna kim bilir ne kadar düşünceli geçirdiğiniz gecelere, platonik takılırken ya da adı konmadan önceki cicim günlerinde hayallerinizin, umutsuzluğunuzla, keskin hatlı bir dans figürü şeklinde bir koreografi ortaya koyduğu günlere bakın, sonra şimdi ‘o’nu gerekli gereksiz ne kadar kırdığınıza...

Başka bir şey düşünün, istisnai birkaç vaka hariç, kaçımız aile kıymeti ‘o kadar’ biliyor? Ana baba, kardeş kıymeti bilmek sadece düzgün yapıda ailesi olmayanların özlemleriyle mi kısıtlıdır acaba? Veyahut onlar bizim kıymetimizi ne kadar biliyor, sokaklar onların değişiyle ‘orospu adayı kızlar, ipsiz, geleceği karanlık oğlanlar’ doluyken, bizim emeklerimizin ne kadarı takdire şayan onların gözünde. Kaçımız durduk yere koridorda annemizin boynuna sarılıyoruz ki? Ya da kaç baba, kaç yaşında olursa olsun oğlunu kucağına oturtturup anlatıyor?

Haftada ancak iki kez buluştuğunuz geçmişten veya okuldan arkadaşınızla her seferinde geleneksel olarak tokalaşıp öpüştüğünüzün farkındasınız değil mi; ancak her gün gördüğünüz ev arkadaşınızla “her gün gördüğünüz’ için, ‘hiçbir zaman’ tokalaşmıyorsunuz sanırım.

İtiraf edin, sevgililerinize ve/ya sulandığınız kişilere sarılabiliyorsunuz sadece. Birbirine dokunmayan, temasın gücünü kullanamayan bir toplumun soğuk damarlarısınız ve milletçe bu hallerdeyiz.

‘Durduk yere’lik sanırım bir sevgi ilişkisini en iyi ödüllendiren zaman zarfı sanırım. Sevgililer günü, anneler günün, doğum günü yılbaşında vesaire, sistemin ürünü olarak hepimiz alıyoruz hediye paketlerini şeker kurdeleleriyle birlikte elimize, ancak elimiz ne zaman ‘durduk yere’ gidiyor önce cebimize ardından da hangi pozisyonda olursa olsun, sevdiğimiz birinin eline...

Neyse... Canım sıkkın falan değil, aksine bu kadar mutlu bir dönem yaşarken, hâlâ genel üzüntülerime kafa yorabildiğim için seviçnliyim.

Sizi seviyorum, siz de sevdiklerinize söyleyin, gösterin sevginizi. Öperim sizi...

11 Şubat 2010 Perşembe

Daldan dala

Metrobüs indirimini size ilk ben duyurmuştum, aha da oldu. Kıymetimi bilin, uzun kuyrukların tadını çıkarın.

CHP’nin hastasıyım artık. Zam iptali falan neyse de, gerçekten kabuk mu değiştiriyorlar nedir, arada yaptıkları güzel iş sayısında yükselme oldu, kendilerine duyduğum antipati – sempati çizgisindeki dengesizlik henüz değişmemiş olsa da, Tayyipciğimin bu GATA’ya sövüp, Sarkozy’e sessiz kalışını şak diye özetlemişler: “İçeride husumet, dışarıda hassasiyet olmaz. Mugalata ve demagoji ile gerçeklerin üstü örtülmez.” Vay vay vay, altına imzamı atıyorum, höh diyerek.

Bir de bu "one minute" sergisine helal olsun, CHP'ye önerim AKP'nin pr'cılarını, reklamcılarını falan transfer etsinler. Yahu cehaletten çıkan bir söz, bu kadar güzel kullanılır. Haberi olmayanlar Taksim metrosuna...

Bu pazar sevgililer günü, kapitalizmi reddetme ile, sevgiliyi kırmama arasındaki çizgideyim, Allah bana yardım etsin, topunuza da sabır ve mutluluk versin. Ne mutlu ki beklentileri reel bir insanla birlikteyim, siz değilseniz eş değiştirme programına dahil olun, ben benimkini vermem amma velakin.

Google, facebook'a rakip oluyor: Buzz! Sonra konuşuruz üstünde.

Kapitalizm demişken, Emek Partisi metrobüs beleş olsun diye eylem yapmış Avcılar’da, şaka mısınız lan?!?! Sonra “Niye halktan uzağız?” Yahu siz akıl fikirden uzaksınız an itibariyle.

Çalışan ya da en azından evde bilgisayar sahibi 10 tane kadına sorun bakalım, en nefret ettikleri ya da korktukları 3,5 hayvancık sıralasınlar, 8’inde fare ön sıralarda gelir; sonra da tüm gün en çok neyi ellediklerini sorun, ona da fare cevabını verecekler hatırlarlarsa, işte size hayatın sırrı; çözerseniz alkış, olmadı kapitalizmin veya tekno manyaklığın tanımı diye kullanırsınız.

Önce avatar, (hâlâ izlemeyenler, son şanslarınız, Recep İvedik 3 yarın vizyonda) şimdi de !f’teki animasyon çılgınlığı... Ne iş gençler, 10 sene sonra en iyi oyuncu oscarlarını iptal mi edeceğiz? Renksiz hayatlarımız artık beyaz perdenin sanal renkleriyle mi tatmin olmaya çalışacak? Sabahtan akşama teknoloji ile yaşayan bizler, artık yedinci sanatı da mı teknolojiye kaptırıyoruz?

6 Şubat 2010 Cumartesi

İlk ve orta öğretimi kapatıyorum.

Milli Eğitim Bakanı falan olup, okulları kapatmaya karar verdim. Farkında mısınız sömestır muhabbetine İstanbul trafiği ne kadar rahat. Elbette yine rezalet ama en azından metrobüste ayaktayken tutacak bir şeyler bulabiliyorum, akşam metroda düşen insan oldu ani frende, siz düşünün! Normalde ergen gençliğimizin cinselliğiyle tanışması amacıyla olduğunu düşünürüm, pek düşmeye fırsat bulamıyorduk sürtüşmekten. Köşedeki elektrik direği altında öğrenilenlerin, otobüste eski tabirle fortçulukla sınandığı, dolayısıyla mutsuz bireylerin oluşturduğu bir toplumun cinsel deneyimlerini bir kenara bırakıp, derdime dönersek okul falan yok arkadaşım bundan sonra. Barış çok güzel özetler eğitim sistemimizi; "Anası babası neyse, millet o kadar şans buluyor işte". Herkesin babasının zenginliği ve annesinin kültürel vizyonu kadar hakka sahip eğitim sistemimizde. Usta çıraklığa geri dönelim dostlar, 100 kişiden 1 tanesi mucizeler yaratıyor diye bu kadar masrafa gerek yok, bak trafik de rahatlıyor, hem okutup da başımıza bela mı edeceğiz bilinçli gençliği. % 48'i AKP'ye oy vermiş bu toplum, bunca yıl okutulmuş da ne olmuş?

Sağlık ve adalet sistemi konularında fikirlerim, kamuya açık alanda belirtilemeyecek kadar keskin, o yüzden farklı meclislere bırakalım.

Yaratandan ötürü yaradılanı seven Sayın Erdoğan, beni de sev, ben de yaratılanım, hatta yaratılış harikasıyım ama 10.000 tekel işçisini de sev, en azından muhatap al, onlar da yaratıldı. Ölümden sonrayı çok takmam, ölmeden önce neyiz ki, daha ne kadar kötü olabilir modundayımdır da, orada daha önceki ölmüşlerle konuşma şansım olup olmadığını hep merak etmişimdir. Yunus'u ziyaret etmek isterim mesela, sen bu kifayette sözlerle böyle düşünceler, aşklar anlattın da, bak kim onu nasıl kullanıp kifayetsiz bırakıyor diye, ne der, ne düşünür acaba?

Davos'un kırkıncı yılıydı bu sene ve biz 'bir daha da gitmedik' resmen. Saçma sapan bir ünvanda tek kişiyle katıldığımız dev ekonomik foruma, seneye ben gideceğim, nasılsa temsil seviyemizi kimse tınlamıyor, en azından ben one minute'i İrlanda aksanıımla söylerim. Üstüne de board yaparız biraz, oo ohh!

Blogger jest yapmış, geri bildirim için sizden anında not alabiliyorum. Hemen alttaki tepkiler isimli kahve çeşitlerinden birini, zevkinize değil de yazının akışına göre tıklayın size zahmet. Bu kayıt biraz zayıf oldu sanki, idare edin bir de. Davos'ta kayalım seneye beraber, yakalım diplomaları, dolduralım akbilleri.

1 Şubat 2010 Pazartesi

Cenaze tentelerinden, sütyen renklerine.

Bu sefer biraz geciktim. İşlerin yoğunluğu, sosyal hayatın karmaşası, kar çılgınlığı ve heyecanı, haftasonu Uludağ kaçamağı (lanet olsun!!!) koşuşturmaca derken fırsatım olmadı. Olur öyle.

Teşvikiye camiinin hemen karşısında bizim ofis biliyorsunuz, dolayısıyla her beyaz cenaze, benim öğle arama denk geliyor. Adı lazım değil bu hafta iki tane sağlam naaş vardı, normalde kendi şemsiyeleri altında ıslanan davetlilere(!) bu sefer kırmızı halı ve yağmur için dev çadır falan kurmuşlar. Takdir ettim toplumumuzu, ölene kadar neyse de, giderayak hâlâ sınıf farkımız var. Cenazemiz bile gelen kalabalıkla değil, cebimizle orantılı.

Evvel haftada facebookta bu kızlar arasında gizli(!) mesajlaşma ile sütyen rengini yazma çılgınlığı vardı. Bazen ne kadar şapşal oluyoruz. O anda heyecanla rengini belli eden bacılarım, sorarım size şuan ne hissediyorsunuz? Özellikle tahta birkaç tanıdığım var, en abazan dönemlerimde elim doluyken bile hiç gözümün önüne gelmemiş insanlar var, yazmış oraya "laleli beyaz, leopar" falan diye. Yahu leopar renk bile değil, ama laleli beyaz diyeni de çözdüm; tahta ya bu, sütyen takmıyor. Bildiğin body rengi o. body diyince, fuck body ne güzel bir kavramdır. Piti kareli de görseydim, şerefsizim ilk fırsatta "ah şirin seni ah" derdim kendisine pıt yaparak.

Bu arada beyler, dostlarınızdan rica edin o mesajlaşmayı göstersinler size. Hem Türkçe, hem İngilizce yazmışlar, bi' de bir ciddiyet, bir ciddiyet, darbe belgesi diye yakında delil olur bu... İnadına beyaz yazan abla, "hastasınım" cesaretinin. Ama o inat çok yaşatmaz seni, bilesin... Sevgilime ve birinci sınıf dostlarıma da bu cümbüşe katılarak hayatımıza renk katmadıkları için teşekkürler.

!f İstanbul başlıyor, geçen sene kombinesi olan (lanet olsun!!!) adamdık, geldim şimdi izin alınıp, takım elbise ile 17:30 seansına nasıl gidilir, 5 liralık bilete haftasonu neden 15 lira verilir dertlerindeyim.

Tadını çıkarın, o kot pantolonu şak diye çıkarıyor şartlar. Cımcızlak kalırsınız 2 seneye. !f'te buluşalım.

24 Ocak 2010 Pazar

Uğur...

Dışarıdan bakınca çok keyifli bir haftasonu geçiriyorum. İstanbul'un aslında çilesi olan beyazından keyif almayı başarabilme talihi olan biri olarak şanslıyım açıkçası. Yorucu ama nefis bir haftasonum ve kar keyfim var. Kimseyi kıskandırmadan bana bu keyfi yaşatan doğa anaya ve biri çok özel şuan yanımdaki üç insana teşekkürlerimi iletmek isterim.

İçimize döndüğümüzde, eğlencelerimizi ve fani zevklerimizi bir yana bırakırsak, bugün bir acımız 17 yaşında. 24 ocak 1993'ten bugüne kadar dile kolay tam 17 sene geçti ve şu söz aslında her şeyi ortaya koyar sanırım, "o gün doğan çocuklar, bugün gencecik fidanlar..." Nazım; sözün orijinalini Hiroşima için yazmıştı, bugün biz Uğur Mumcu'yu yâd ederken kullanmaktan kaçınmayalım. Özlem ve utançla yine

Farkında mısınız, takvimin ne kadar büyük bir kısmı bu ülkede acıların yıldönümü olarak anılıyor. Biraz duyarlı biriysek, her gün içimizi acıtacak ne çok şeyin yıldönümü. Niye bu ulus, insanlarına kardeşçe yaşama hakkını tanımamışken, en azından tüm dramlarını bir kere de kesip atmıyor. 17 senedir Uğur'u anıyoruz, buna birkaç senedir, bir iki gün evveline Hrant'ı eklemedik mi? Kışlalı'lar, Emeç'ler, Madımak'lar, Maraş'lar.... Her takvim günümüz her geçen yıl daha kabarıklaşmıyor mu dostlar? Aynı şey haritalarımız için de geçerli değil mi? Boydan boya bir Türkiye haritasında kararmamış şehrimiz ne kadar az kaldı acaba? Hani kendinden gelen ölümleri anarız, insanız ve beynelminel bir durum bu da, ayıpla gelen ölümler daha hangi takvim yaprağında işaretlenecek, ne zaman kim bunun önüne geçecek? Annelerimiz bize daha beyaz günler bırakmıştı tamam da, biz 'doğru' birilerinin yanlış vedaları uğrunda mum yakılacak günleri daha ne kadar çoğaltacağız çocuklarımız için?

Bugün İstanbul'daki saf beyazlığın, geleceğimizi de temizlemesi dileğiyle, biraz da umutsuzca, uğurlar olsun...

19 Ocak 2010 Salı

Bembeyaz bir sabaha uyanma dileğiyle...

Servetlerini birer birer yok etmekten keyif alan bir toplumun, hiçbir zaman tanımadığım, okumadığım, ayakkabısı delik bir fidanını kırdığı bir dramın yıldönümündeyiz. Saygıyla, utanç ve kelemle Hrant’ı anarım. Dün tanımadığım birine bugün adıyla hitap edecek sevgiyi doğuran bu ananevi baskıya da lanet okuyarak... Sadece kimliklerinden dolayı zenginliği olan insanların ölmediği, katillerin Polat Alemdarlaştırılmadğı bir toplumda yaşama hülyamızı tekrarlayarak, bir umudun bir köşesinden tutarak, sevgi, özlem ve binlerce pişmanlıkla…

Girizgah için üzgünüm, eminim ‘doğru’ olan her birimizin her gün olmasa da, her andığında bir yanının burulduğu bir dert bu, ama siyah yuvarlak dövizlerde, ama kapkara gözlükler ardındaki gülüşlerde yaşasak ve yaşatsak da, bu ayıp bizim.

Zorla iyi haberlere geçersek; Cevahir Sbarro; Popeyes’i de katarak sinema menüsüne 2010’da da devam ediyor. Bütçeyi düşünmek zorunda olan tutkunlara zevkle duyurulur... Danıştay metrobüs zammında yürütmeyi durdurdu, yeni İETT müdürü Hayri Baraçlı’nın ilk başarısının patlamış olması hususunda kendisine hayırlı olsun dileklerimizi iletirim... Mükemmel bir doğum günü partisi vardı bu haftasonu. Ben sonunu tamamlayamamış olsam da, hangi sıfatını kullanacağıma karar veremediğim, bir diğer yarım Barış’a ve gülüm, gülümü soldurma canım Çağatay’a şahane bir ömür dilerim; iyi dileklerimi yazılara sığdıramayacağımı belirterek…

Kendime dönersem, tam bir kuşum bu hafta. Böyle bir kartal falan hayal edin, hafta boyunca heyecan ve mutluluktan uçtuğunu belirtmek isterim. Yuvasına gidip, yatağa yattığında günün değerlendirmesi, derdi tasası, keyfi zevki dışında düşündüğü başka bir şeyleri olan bir kartal. Rengarenk, sıcacık, yepyeni, heyecan verici bir duygu içinde, tadını çıkarmaya çalıştığı hayatına mis gibi bir baharat eklemiş, keyfine değemeyeceğiniz bir kartal... Bu neşesine ek olarak bu haşmetli kartalın görkeminin zedelendiği bir öğle yemeği geçirdiğini düşünün. Göz pınarında, içten akan birkaç damla yaşı var. Yaralı bir kuş tarafından yaralanmış, yarası küçük ama derin bir kuşum bugün. Bana şunun cevabı lazım, hani hostesler, önce kendinizinkini, sonra çocuğununkinin der ya can yeleğe için, o misal çocuğuyla birlikte yaralanmış bir kuş, kalbi pır pır atan çocuğunu mu tedavi eder, önce kendi yarasını düzeltip müdahale etse daha mı faydalı olur?

Karmaşık duygular yetmezmiş gibi karla çıktık ofisten bugün. Bembeyaz şehir şuan. E 5’in etrafındaki yabani yeşilliklerin üstü kapalıydı ben gelirken, sabaha karın bekareti bozulmuş olacak çünkü çocuk sesleri duydum tüm akşam. Aman ya rabbim bu ne mutluluk, trafiğin, şehrin ağzına etmiş olsa da, bembeyaz İstanbul ve çocuk çığlıkları. Bir İstanbul masalı yaşıyorum şuan, o da bana eşlik ediyor; bir İstanbul klişesi, beyaz hem işkence hem keyif.

Bu keyfi sadece çocuklara bırakmayıp, tadını çıkarmamız dileğiyle….

15 Ocak 2010 Cuma

Başrole yaklaşanlara....

Selamlar;

Haftaya güzel haberle girdik, Yelda – Atakan çiftinin ikinci yıldönümlerini kutladıkları bilgisi var, kendilerini canı gönülden tebrik ederken, darısı fazla fazla herkesin başına derim. Ayrıca haftaya nefis iki insanın, şahane olacağına emin olduğum doğum günü partileriyle veda ediyor olacağız. O gecenin ve yeni yaşınızın kocaman mutluluklarla geçmesi dileğiyle Barış ve Çağatay çiftine de gelecek haftaki yazımda değineceğimi hatırlatarak mutluluklar dilerim.

En önemli olayımız muhtemelen etkilerini aylar yıllarca yankılatacağımız İsrail rezaleti. Bütün çabaları konusunda takdir ediyorum, bir iş bu kadar gerilir, bu kadar düşüncesizleşilir; büyükelçimize de her şeye rağmen tebrikler falan denemez. İbranice bilmeyişi ve o lafı anlamayışı, ya da koltuğun alçak oluşunu fark etmemesi falan sorun değil de, bu ne silik oturuş. Ecevit’in vedası dönemi Avrupa Birliği fotoğraflarındaki karizması bitik Türkiye imajı geldi bir an gözümün önüne… Üzüldüm.

Ecevit demişken, memleketteki tiyatroya değinmek isterim. "En son ne zaman tiyatroya gittiniz?" sorusuna, sıkışırsanız lütfen "İstanbul’da yaşıyorum" deyin!... Nedir olayı tiyatronun, her gün, perdenin her yeni açılışında aynı şeyi, her seferinde daha bir içten ama genellikle daha bir sıkkın yaşamak ve sunmak değil mi? Aha bire bir İstanbul’u açıklıyor bu tanım. Öğrencilik yılları neyse, her gün bir sorumsuzluk, farklı saatlerde kalkma, bir şeyler yapma da, iş hayatına girince biraz da farklı penceren bakınca insan, Mecidiyeköy’ün mesela, kocaman bir tiyatro sahnesi olduğunu fark ediyor. Her sabah aynı saatte kalkmış rutin kalabalık ve onların gelişleriyle paralel aynı şeyleri, aynı ses tonunda satan seyyarlar. Her sabah aynı hengame, her akşam aynı karmaşa. Düşünün 3 senedir görmediğim yazlıktan arkadaşımı 4 kere M.köy’de gördüm 1 ay içinde. Hatta üçünde aynı noktada karşılaştık da, birinde her zamankinden 20 adım beride kesişince yollarımız işten geç çıktığımı anladım. Bir tiyatronun içinde düzene kapılmış yaşıyoruz, ancak oyunumuz her gün kapalı gişe olmasına rağmen her geçen gün daha tatsız, daha buruk olmaya başlıyor dostlar. Benim rolüm pek keyifli bu aralar Allah bozmasın. İETT şoförü ya da simitçi gibi başrolde değilim veya günde 8.000 kez zır zır akbil basan nakit gişeci abi gibi acılar da çekmiyorum sahnede. Filhakika bu rezaletin yönetmeni sıfatıyla ödüle ve paraya doymayan şehir yöneticilerinden de değilim, bildiğin yan roldeki azınlık olarak mutluluğu temsil ediyorum o curcunada bu aralar... Ama nasıl, resmen dev kadro. O meydan günde 1,5 milyon kişiyi ağırlıyormuş rakamlar doğruysa. Buna aslında oha denir ve tüm dünyanın tek perdelik bitmez klişesinde bir baş yapıt İstanbul. Hem de havası, boğazı, tozu toprağı bedava. Her ne kadar her sabah/akşam bir kez metrobüse bir de otobüse binen birinin asgari ücret kadar ulaşım bedeli ödediği düşünülse de, ucuz bir sahne burası. Neydi, heh; sahne senin İstanbul… Ulan bu şehrin kendisi sahne…

Ecevit’ten nasıl geldin derseniz, düşündüm siyaset başlı başına bir tiyatro lan. Hayır rol yapıyorlar eleştirisini yapmayacağım, daha ziyade oyuncuları hastalandığı ya da öldüğü için kadrosu değişen ama tadı hiç değişmeden yıllardır oynanan bir Hamlet ya da Lüküs Hayat gibi bizim tiyatromuz. Düşünsenize kısacık cumhuriyet tarihimizde kaç başbakan geçti ve hangisi farklı ne yapabildi? İnönü’den başlayınız efendim, Ecevitlere, Demirellere, Güllere, Özallara, Erdoğanlara ne değişti bu ülkede. Sahnedekiler hep farklı, doğal olarak yönetmenler ve sahne seçiciler de hep farklıydı ancak sorunlarımız hâlâ sorun, çocuklarımız hâlâ çocuk, takdirlerimizdeyse küçük değişiklikler var yok Lozan’ı imzaladık, yok Avrupa’ya açıldık yok İsrail’e kapandık. Lan düşünsenize bu oyun o kadar klişe ki Demirel diye bir adam geçti bu sahneden hem de 8 – 9 kez. Ne değişti?

Mamafîh çok da güzel olmayan bir oyunun, oyuncularıyız. Aramızda figüranlıktan öteye geçenler var, ne mutlu onlara ancak kalanlar için kusura bakmasınlar Nazım’la bitireceğim yine: “Kabahat senin, — demeğe de dilim varmıyor ama — kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”

Sevgiyle kalın, rol çalın.

10 Ocak 2010 Pazar

Haftayı tamamlarken....

Yeni yılın ilk p.tesi günü açtığımız blogumuzda bildiğin bir hafta geçti. Tatlı sert destekleriniz için teşekkürler. Dolayısıyla 51 haftamız var 2011'e. Yeni yılda ne yapsak ki sorularına başlayın da, bugün bir yeni yıl tebriği duydum, seneye mesaj atın bana: "Yeni yılın iyi geçsin, geçmezse de koy g*tüne gitsin, 2011 vaaaar, 12 var..."

Israrla birkaç yazı daha sabit bir konuda yazmayıp geleceğimi ipotek altına almayacağımı belirteyim. Haftanın en güzel geri dönüşü Seksek'in işletmecilerinden canımız, ciğerimiz Ergün Abi'den geldi. "Taflan blogunu takip ediyoruz, potansiyel var" diye. Nasıl mutlu oldum anlatamam.

Bugün pazar, yarın bildiğin mesai günü. Yıldızlı dostlarıma yeni başlayan final haftalarında başarılar dilerim, acınacak haldesiniz, vah vah. Yok öyle beleş mühendislik, mimarlık. Diplomayı alınca bana şov yapacaksınız madem, gün benim günümdür sürünün köpekler.


Geçen haftaya bakarsak biraz,
Tayyip Erdoğan'ın ve Devlet Bahçeli'nin kıymetini bilmediğimiz farkettim. Adamların biri domuz gribi konusunda bakanını ters yatırdı, kaosa katık kattı; diğeri yok böyle bir şey diye kesip attı. Harward bir hafta sonra açıkladı: "Abartılıyor" diye. Boru mu lan, okul denilince akla gelen 2 okuldan (İstanbul Üniv. ve Harward) biri, resmen Erdoğan'dan bir hafta sonra uyandı. Bundan sonra ayağımı denk alacağım sayın başbakanım.

İşimde ne kadar mutlu olduğumu yakınımdakiler biliyor, ama içimde yeni doyumsuzluklar olduğunu keşfettim. Bazen bir kartalım olsun istiyorum 06 plaka. Beyaz... Benzin kapağı tam kapanmamaktan oksitlenmiş olur ya... Köşesinin boyası falan kalkmış olsun. Ben onun bagaj kapağını kaldırıp içinde halka tatlı, tulumba falan satayim. Derdim elimdeki tepsiyi bitirip, yarın zamlanmadan iki kilo toz şeker alabilmek olsun. Komşu esnafım falan olsun, henüz arabası olmayan bir hırkacı. Sonra işler kötüye gidince ben arabayı sermaye yaparım, o hırkaları, bagajda hırka satarız bu sefer. Ama benzin kapağımız hep çatlak, hem kuru ve eksik olsun. İş bitimi kaloriferi yakıp, camın buğusunu dirseğimizle silelim, evde hanım da o sırada çaydanlığın çıkardığı buharı silsin camdan falan.

Sonra uyanıyor insan, Nişantaşı sokaklarında yola koyuluyor keyifli bir mesai günü için, üzgünüm ki o sokaktaki araçlar daha bir siyah, daha parlak. Her hafta pasta cila çekilen kara arabalar ve onların moca falan içen sahipleri. Güzel lan yaşamak bu zengin ülkede.

Haftanın güzelliklerine bakarsak sonunda Rita'nın şarkısına bilet bulduk cumaya, haftaya fena tiyatro yazısıyla geliyorum... Yepyeni bir açacağım oldu, kendisi ikinci al ama şirin yeşil bir şey. Eve bira alıp gelene gösteririm. Boğazda kahvaltı keyfini yaşadım aylar sonra, Üsküdar'dan taşındığımdan beri Boğaz'a yaklaşmadığım gerçeğiyle sarsıldım, çok fena durum. Burnumuzun dibindekileri görmediğimizden, onların tadını çıkaramamaktan şikayet eden biri olarak şu üç soruluk testi sunarım size:

Ulaşım amacı dışında keyif için vapura / motora en son ne zaman bindiniz?
Durduk yere bir arkadaşınıza, sevdiğinize onu ne çok sevdiğinizi ne zaman söylediniz?
Çıplak ayaklarınızla toprağa ne zaman bastınız?

İşin özü, sudan geldik, dostlarımızı kaybedip, toprağa gideceğiz, gelin yaşarken kıymetini bilelim.

Hadi size bir kıyak yapayim, Nazım'dan "yaşamaya dair"i tekrar okuyun, üç ayda bir yapın bunu. Durmayın, Fazıl Say ve Genco Erkal'dan şu olağanüstü performansı bir iki kez çok yüksek sesle dinleyin:
tinyurl.com/2xxboo (youtube açık de' mi gençler)

Seviyorum sizi, görüşürüz.

7 Ocak 2010 Perşembe

2 oldu, Taflan yazdı iki oldu.

Selam;

İlk iki günün dönüşleri için teşekkür ederim, sadece facebooktan duyurdum ve istatistiklerim cezp edici. “Facebook status”ü ne alınan yorumlar da hiç fena değil hani; en ciddi itirazım ise anket cevaplarınıza. En geyik iki şıkkın sonuçlarda ilk ikide çıkmasıyla beni benden aldınız. Bunca yıllık tanışıklığa rağmen hâlâ benden 'şaka bekliyorsanız, haliniz harap söylemedi demeyin.

Mevcut bir konum yok, daldan dala atlayalım diyorum, malum ilk yazılar olduğundan talep dinçken, uzun uzun karalayayım.

Sinema yazmak istiyorum, hani altın çağdayız ya sözde, ancak bir iki araştırmam olacak, bir sonraki yazıda takılırım. Siyaset işine ilk ay girmesek, dünya daha güzel olur. Çıplak fotoğraflarım için tıklama bölümüne henüz teknoloji el vermiyor. Bunu demişken içerikten ziyade şekil açısından blog eleştirisi yollayan birkaç dostuma cevap vereyim: “yangınlarda yanın.” Bilader önce şunu anla; kırk senedir güzel gözlerine vurulduğun onca kız bomboş çıktı, ya da yeterince yakışıklı olmadığı için reddedilen bir sürü erkekle beraber bir sürü fırsatı tepti bu kadın milleti. Allah aşkına cildi güzel diye aldığınız kaç kitap bestseller oldu, o yüzden geçiniz bunları. İkinci boyutu da “Haklısınız ama ben teknik bilmiyorum!” arkadaş olur. Varsa yaptığınız ya da yapabileceğiniz bir şablon v.s. ekleriz hemen, hazırla ancak bu kadar oluyor.

Siyaseti bir kenara bırakacağım ama Manisa'daki Roman vatandaş Nazi kırımına deyinmezsem adam değilim. İşi biliyorsunuzdur, en son sayın belediye başkanı abi "Romen vatandaşlarımız özeleştiri" yapıyor demiş, YUH! Hani anlamını bilmediği kelimeleri kullanmak bu toplumda modadır da, bu kadarı da başbakanımdan ve ana muhalefet liderimden beklemeyeceğim bir pişkinlik. Ya konunun her dalını bir kenara bırakıp sadece şu cümleyi düşünsenize, ne kadar kanıksadık bu toplumda yöneticilerin pişkinliğini. Adam bir mahalleyi hangi yetkiyle bilemem ilçeden sürüyor ve açıklama diye bunu yapıyor. Bu nasıl bir infial, Adolf halt etmiş.

Toplum olarak her zaman yaptığımız gibi acılarımızı bir yana bırakırsak, bloglarda kuponla bir şeyler verebilsek keşke diyorum, beni her gün tıklayana 30 gün sonunda bir gece benle birlikte yemek şansı versem, yemeği ben yiyecek olsam çok mu erotik olur bu iş. Hiçbir internet sitesi, blog, forum sahibi erkeğe sokakta sorsanız "Tıklanmak ister misin?" diye, artık nasıl size dalar James Cameron'un hayal gücü yetmez tahmine, oysa ki iş sanallaşınca al tıkla diye url dönüp duruyor mesaj kutularında. Bu arada eskiden posta kutusu vardı lan, biz yetişemedik. Şimdi apartmanın içinde var, kart ekstresi ve fatura yağıyor içine sadece. Mail kutularımız bir umuttu en başta, o da artık spam tarlası. Dün interrailden bir arkadaşımız Barış’a mesaj atmış, “remember Roma” diye, şans eseri girip okumasa spam diye yok olup gidecekti, şimdi Paris’ten bir yoldaş mektup yollamış oluyor. Kesin çıktısını almalıyız aslında, bak aklıma yeni geldi.

Neyse, bildiğiniz üzere maaş ıslatma dönemlerindeyim. Ne ara bu ıslaklıktan kurtulup bir gardolap dolusu takım elbisenin taksitlerini ödeyeceğimi bilmiyorum ama halimden şimdilik mutluyum. Bu hususta geçen gece şarabın Türkiye’deki en önemli isimlerinden Barışçığımın dayısı, Şakir Akışık’la beraberdik. Barışçığım yazma nedenim sevgimden değil, -ti ye alışımdan, keza ıslatma ayağına adam kaçıncı kez geceyi beleşe getirdi daha bir gömlek almışlığı yok yeni iş hediyesi diye. Ahlak konusunu bir kenara bırakırsam, ıslatma faslı Sayın Akışık’la her buluşmamızda olduğu gibi birden şarap tadımına doğru yol aldı. Adam akıtıyor zaten her görüşmede bilgileri de, buna iyi akan şaraplar eklenince tadından yenmez oluyor. Güne başladığımız şişeleri ve özel hayatımızı daha da fazla anlatmadan sadede gelmek isterim, size nefis bir kupaj önereceğim. DOLUCA KARMA serisi. Orta üst fiyatta bir şarap bu kadar olur. Nasıl yuvarlak, nasıl dolgun ve nevi şahsına münhasır bir çalışmadır anlatamam. Şakir abiden aldığımız bilgiye göre takriben 3000 şişe civarı ile sınırlı üretilen shiraz kupajını bulamadık o gece Mono ve Pano’da ancak bulabildiğimiz boğazkere öküzgözü türü de anlatılamazdı. İşin özü gidin paraya kıyın benim fakir dostlarım şunu için. Ayrıca benim fakirliğimdekilere şarap severlere nefis bir haberim var: Tike, Nişantaşı dahil tüm şubelerde şarapta 1+1 yapmış Doluca ile beraber. Fiyatlar minicik yükselmiş ancak 1 kadeh alana ikinci kadeh, 1 şişe alana da ikinci şişe bedelsiz. Öğle yemeği menüsünün gittikçe nefisleşen bir içerikle 12 liraya satıldığını hatırlatırım, bir şişe DLC’ye de Tike gibi bir mekanda 60 lira falan fiyat çekiyorlar ki, daha iyisi bizim evde olur ancak. Garson bulamazsınız ısrarlarıma rağmen bahsettiğim bu KARMA serinin shiraz kupajlarının da geleceğini belirtti, fiyat olarak da 95 dedi. İki şişesini bulamayacaklarını düşünsem de buldukları gün bu paraya satacaklarına inanmasam da orada olacağız, gelmek isteyen mesaj atsın. Bak sevgilinizle ya da en yakın arkadaşınızla günde 1’er Lira kenara atarsanız ay sonunda şahane bir akşam içkisi içersiniz. Alarm firması reklamı gibi oldu hadi bakalım.

Eve de zaten bir elektirik faturası gelmiş, dillere destan. Kol böreği diye kahvaltıda yeriz. Şarap falan derken buna da bütçe gerek, çıkın işin içinden. Uzun yazacağım derken cılkını çıkarmamak lazım. Malum tüketim toplumunun yegane bireylerisiniz ve asil kanınız daha ziyade yemeye odaklı akıyor.
Yek cümle en güzel dileklerimle öpüp veda ediyorum size, tekrar görüşmek üzere.

4 Ocak 2010 Pazartesi

Merhaba

Reflekse bağlayıp içini boşalttığımız ancak derinlemesine bakabildiğimizde manası hâlâ güzel iki sözcüğe atıfla başlayalım; “merhaba” ve “elveda”...

Bu blog işine uzun süre direndim. Yayınımız boyunca adını en çok duyacağınız kişi Barış’tan sıkça gelen, Görkem’den, Birgül Hoca'ya, Selin’e, Didem’den, anneme birçok yakınımdan gelen bu öneriye hep karşı çıktım şapşalca belki de. "Değerini ölçemediğim bir platformda, -blog ortamında- yazmam" dedim durdum. Ne olacak ki, ilk hafta 15, ikinci hafta 45 kişi, çok kısa bir süre sonunda da haftada dört kişiye hitap eden, okunmayan yazılar yazmak... Benim sevdiğim sanırım yazmaktan ziyade, yazdıklarımı paylaşmak.

Sonra geçen hafta güzel bir şey gerçekleşti. Daha önce hiçbir yazımı okumamış, iş yerindeki çalışma dostlarımdan Banu Hanım’ın önerisi geldi kendi cazibesiyle gelişen bir diyalogun ardına, “Taflan blog açsana”. Bir ışığın görüldüğünü hisseder gibi oldum, hani tanıyanlar, sevenler neyse de; hem hiç beni okumamış hem de benimle dostluğu iş arkadaşlığının bir satır ötesinde bir insandan gelen bu teklif hoşuma gitmedi değil. Parmaklarım klavye arzusuyla çıtırdamaya başladı..

Farklı bir şeyler yapacağım diye bir gayem olmayacak. Şu platformda çok radikal bir şey yapabileceğime inanmıyorum. Ama ne bilim, bir sinema filmine, güzel bir dost meclisine, gündemden öne çıkanlara, yediğim ya da yaptığım yeni bir yemeğe, keşfettiğimiz bir mekana, belki yepyeni bir şaraba ya da hiç anlamamama rağmen müziğe, elbette ki sıkça halet-i ruhiyeme atıfta bulunacağım yazılarla aranızdayım. Kuvvetle muhtemel başlarda yazılar sık gelir, azalmasının tek nedeni benim yoğunluğum değil, sizin ilgisizliğiniz olacak. Eleştiri, yorum ve desteklerinizi her zaman hissetmek dileğiyle, bir süre takılalım bakalım.

Haydi o zaman, yeni yıl vesilesiyle iyi bir sene geçirmeniz temennisiyle, bir zaman sonra hiç kimsenin okumayacağı yazılara, “elveda” dememek dileğiyle, Merhaba!

Blogda Arama