Selamlar;
Haftaya güzel haberle girdik, Yelda – Atakan çiftinin ikinci yıldönümlerini kutladıkları bilgisi var, kendilerini canı gönülden tebrik ederken, darısı fazla fazla herkesin başına derim. Ayrıca haftaya nefis iki insanın, şahane olacağına emin olduğum doğum günü partileriyle veda ediyor olacağız. O gecenin ve yeni yaşınızın kocaman mutluluklarla geçmesi dileğiyle Barış ve Çağatay çiftine de gelecek haftaki yazımda değineceğimi hatırlatarak mutluluklar dilerim.
En önemli olayımız muhtemelen etkilerini aylar yıllarca yankılatacağımız İsrail rezaleti. Bütün çabaları konusunda takdir ediyorum, bir iş bu kadar gerilir, bu kadar düşüncesizleşilir; büyükelçimize de her şeye rağmen tebrikler falan denemez. İbranice bilmeyişi ve o lafı anlamayışı, ya da koltuğun alçak oluşunu fark etmemesi falan sorun değil de, bu ne silik oturuş. Ecevit’in vedası dönemi Avrupa Birliği fotoğraflarındaki karizması bitik Türkiye imajı geldi bir an gözümün önüne… Üzüldüm.
Ecevit demişken, memleketteki tiyatroya değinmek isterim. "En son ne zaman tiyatroya gittiniz?" sorusuna, sıkışırsanız lütfen "İstanbul’da yaşıyorum" deyin!... Nedir olayı tiyatronun, her gün, perdenin her yeni açılışında aynı şeyi, her seferinde daha bir içten ama genellikle daha bir sıkkın yaşamak ve sunmak değil mi? Aha bire bir İstanbul’u açıklıyor bu tanım. Öğrencilik yılları neyse, her gün bir sorumsuzluk, farklı saatlerde kalkma, bir şeyler yapma da, iş hayatına girince biraz da farklı penceren bakınca insan, Mecidiyeköy’ün mesela, kocaman bir tiyatro sahnesi olduğunu fark ediyor. Her sabah aynı saatte kalkmış rutin kalabalık ve onların gelişleriyle paralel aynı şeyleri, aynı ses tonunda satan seyyarlar. Her sabah aynı hengame, her akşam aynı karmaşa. Düşünün 3 senedir görmediğim yazlıktan arkadaşımı 4 kere M.köy’de gördüm 1 ay içinde. Hatta üçünde aynı noktada karşılaştık da, birinde her zamankinden 20 adım beride kesişince yollarımız işten geç çıktığımı anladım. Bir tiyatronun içinde düzene kapılmış yaşıyoruz, ancak oyunumuz her gün kapalı gişe olmasına rağmen her geçen gün daha tatsız, daha buruk olmaya başlıyor dostlar. Benim rolüm pek keyifli bu aralar Allah bozmasın. İETT şoförü ya da simitçi gibi başrolde değilim veya günde 8.000 kez zır zır akbil basan nakit gişeci abi gibi acılar da çekmiyorum sahnede. Filhakika bu rezaletin yönetmeni sıfatıyla ödüle ve paraya doymayan şehir yöneticilerinden de değilim, bildiğin yan roldeki azınlık olarak mutluluğu temsil ediyorum o curcunada bu aralar... Ama nasıl, resmen dev kadro. O meydan günde 1,5 milyon kişiyi ağırlıyormuş rakamlar doğruysa. Buna aslında oha denir ve tüm dünyanın tek perdelik bitmez klişesinde bir baş yapıt İstanbul. Hem de havası, boğazı, tozu toprağı bedava. Her ne kadar her sabah/akşam bir kez metrobüse bir de otobüse binen birinin asgari ücret kadar ulaşım bedeli ödediği düşünülse de, ucuz bir sahne burası. Neydi, heh; sahne senin İstanbul… Ulan bu şehrin kendisi sahne…
Ecevit’ten nasıl geldin derseniz, düşündüm siyaset başlı başına bir tiyatro lan. Hayır rol yapıyorlar eleştirisini yapmayacağım, daha ziyade oyuncuları hastalandığı ya da öldüğü için kadrosu değişen ama tadı hiç değişmeden yıllardır oynanan bir Hamlet ya da Lüküs Hayat gibi bizim tiyatromuz. Düşünsenize kısacık cumhuriyet tarihimizde kaç başbakan geçti ve hangisi farklı ne yapabildi? İnönü’den başlayınız efendim, Ecevitlere, Demirellere, Güllere, Özallara, Erdoğanlara ne değişti bu ülkede. Sahnedekiler hep farklı, doğal olarak yönetmenler ve sahne seçiciler de hep farklıydı ancak sorunlarımız hâlâ sorun, çocuklarımız hâlâ çocuk, takdirlerimizdeyse küçük değişiklikler var yok Lozan’ı imzaladık, yok Avrupa’ya açıldık yok İsrail’e kapandık. Lan düşünsenize bu oyun o kadar klişe ki Demirel diye bir adam geçti bu sahneden hem de 8 – 9 kez. Ne değişti?
Mamafîh çok da güzel olmayan bir oyunun, oyuncularıyız. Aramızda figüranlıktan öteye geçenler var, ne mutlu onlara ancak kalanlar için kusura bakmasınlar Nazım’la bitireceğim yine: “Kabahat senin, — demeğe de dilim varmıyor ama — kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”
Sevgiyle kalın, rol çalın.
15 Ocak 2010 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumunuz için teşekkür ederim. Umarım küfür falan etmemişsinizdir, ettiyseniz de o da baş tacı, her türlü geri bildirime açığız.
Tekrar görüşmek, yeni yorumlarınızı okumak dileğiyle.