Çocukların adını özlem koyan ailelerin bu tavrını oldukça naif bulmalıyız sanırım.
Annem misal, 3 aktif erkek 1 düşükten sonra doğan ilk kıza konmuş Özlem ismi. Tanıdığınız özlemleri kurcalayın, benzer hikayeler çıkacaktır; ilk kız, ilk çocuk, tüp bebek falan filan... Duygularını bu kadar gizleyen, birçok faaliyeti yalan ve çıkar üzerine kurulu toplumda, ebeveynlerin bu tavrı olağandışı bir doğallık ve saflıkta değil mi sizce?
Bir öneri olsun, Özlem diye az biraz hoşunuza giden bir kız varsa, basın nikahı. En azından anası babası pek dürüst, iyi aile terbiyesi vermişlerdir.
Bu saçma yazıyla sizleri kucaklarken, polis gölgesinde eğlenilen caddelerde, hedef olan o polis araçları yüzünden bombalı saldırılara kurban gitmeyeceğiniz bir ülke temenisiyle kucaklıyorum sizleri.
Başka türlü bir şey, benim istediğim...
25 Ekim 2010 Pazartesi
Mükemmel bir haftasonu geçirdim; melankolik bir hafta içi yeni bir yazı karalayabilmek dileğine, yarı sarhoş, yarı serhoş kafamla kadehimi kaldırıyorum, size ve kurduğumuz onca hayale, yaptığımız bütün planlara, çabaladığımız yüzlerce güne, tırmaladığımız binlerce ana rağmen karşı değişmeyen dünyaya....
Tadını çıkarın dostlar, dönüp baktığınızda göreceğiniz şey çoğunuzun göt oluşu ve buna karşın sıklıkla göt oluşumuz... Koyun gitsin bazen, hatta sıklıkla...
Şerefinize... Kaldıysa...
Tadını çıkarın dostlar, dönüp baktığınızda göreceğiniz şey çoğunuzun göt oluşu ve buna karşın sıklıkla göt oluşumuz... Koyun gitsin bazen, hatta sıklıkla...
Şerefinize... Kaldıysa...
16 Ekim 2010 Cumartesi
Uzuuuuun bir melankoli, kısa bir hayatta.
Bu metin farklı tarihe, farklı gerçeklerle yazılmış; geç yayınlanmış, yersen tamamen hayal ürününden oluşmuştur.
Hatalarımla büyüyorum. Büyüdükçe sıkılıyorum, sıkıldıkça kaçma arzusu... Yedikçe içtikçe değil de susadıkça yaş alıyoruz. Bir yaş günü daha kutlamak istemiyorum melankoli anlarında ama ne severim yaş günlerini.
********
Sıkılıyorum…... Soğuk bir tatil günü. Tüm haftanın yorgunluğu, fırtınalı havayla birleşince çıkası gelmiyor insanın. Evde sıkıldıkça takılmışım yalnızlığı öbür koltuğa oturtup, daha saat 9 buçuk, önümde 6 tane boş depozitolu şişe, bitik sigara paketi. Elim dönüyor gözümle beraber, yazdıklarımı sonradan toparlamak gerekecek ama unutmaktan daha iyi bir çözüm. Melike Demirağ’ı gördüm az önce Altın Portakal’da. Böyle sikko bir ülkeyiz işte, festivalde açılışta, en neşeli anda çaldığımız şarkıya bak; “Arkadaş”. Niye herkes sahip olduğu gücü en sonuna kadar kullanmak istiyor bu ülkede. Kazanmak neye yarar kaybeden olduğunca diyordu Candan Erçetin şarkısında, biraz o misal ya bizim ülkedeki durum. Dinci güruh dindarları da arkasına aldı, aradakiler, deredekiler derken güç sahibi oldular ya 7- 8 yıldır; şimdi çat gelen türban emrine bakın. Ya ne kendinize müslümanmışsınız, onlarca yıldır laiklik yanlılarının aşırıları yüzünden ezildiniz bu ülkede, şimdi aynısını yapmak mıdır zorundalık? Laik azınlık (evet artık böyle anılıyor) rahatsızmış. Sen onun 10 sene önce yapmadığını yap da ortayı bulsana, düzelsin her şey. Hayır, güç kimdeyse o dibine kadar köklüyor. Şimdi ancak Altın Portakal’lara kaldı iş. Orada da güç öbüründe ya, 3 saat boyunca sen de dibine vur. Sıkıldım ben bu ülkeden. Futbolcuya sor, deplasman 2-0 yenilmişiz. Dönünce seyircimiz önünde diye başlar cümleye. Niye güç 12. adamda mı? Hep rövanşlarla yaşıyoruz arkadaş biz.
Ülke neyse de, birey olarak da aynı bokuz. Bak içki vücudumda dolaştıkça kanım çekiliyor. Yazık, O Rh + çekinik oldu şimdi, tuvalete gitsem bembeyaz. Ürem bile zayıfladı, zaferi beyaz sulara bıraktı.
Bugün eski bir dostun doğum günü, uzuuuun bir süre önce, geçenlerde fazla haklıyken, fazla üzgün ve sinirliyken, karşımdaki de özür dilemişken gittim ileri. Aslen hayatımda özür dileyen adama – belki de çok az olduğundan- inanılmaz destek olurum. İş kavgadan çıkıp özre gelince hemen susar ve sustururum. Dilemesine devam ettirmem, küçülmek değil zıttına büyümektir onun yaptığı o an, ama ben ezilmesini yediremem kendime ve sustururum. İşte bu dostla öyle olmadı o özür anında, muhtemelen yaramın büyüklüğünden işin cılkını öyle bir çıkardım ki üç dört sefer sonrasında iş fena koptu. Düşman olmadık elbet, ama kötü konuşmalar duyduk birbirimizin arkasından. Geciktik ya, arada binlerce şey ve kişiye suç buluruz ama geciktik toparlamakta ve bitirdik... Benim doğum günüm geçti başka dostlarla, onunki başkalarıyla yine. Oysa hep beraberdik bir öncekilerde. Al işte, yıllar kırışıklıkları eklerken, kırıştıranları kaybettiriyor sıklıkla. Benim hayatımda çoğaldı bu kaybetme işi, beklentileri kısamadığıma göre bundan sonra seçiciliği arttırıyorum.
Hepimiz güç sahibi olmak istiyoruz hayatta her konuda, ancak çoğumuz o gücü kullanmayı bilmiyor, altında eziliyoruz. Zayıf halimizi unutuyor ve yarına bakarken arkamızda bir dün bırakmıyoruz. Silip, devirip, geçiyoruz. Unutuyoruz, oysa unutma becerisi acılarımızda ve sinirlerimizde kullanılmak için verilmiş bir nimet. Onun da kullanmak kılavuzu yok işte, insan geç anlıyor.
Gönül kırmayın dostlar, telafisi daha beter oluyor. Eğer kırdığınız gönlün yarısı zaten sizinse, bir ömür olmasa da gayet yeterli bir süre kırık dökük yürüyorsunuz işte.
Virgül benden, noktayı Can Yücel koysun, onun da altına atardık imzayı zati.
Ne hesabını veremeyeceğim bir günüm oldu ne de vicdanımı lekeleyen bir geçmişim.
Ne hissettiysem on...u söyledim, onu yaşadım.
Yaşadığım bir tek andan bile pişmanlık duymadım.
Asla keşkelerim olmadı.
Hiçbir zaman kendimle vicdan mahkemesi yapmak zorunda kalmadım.
Karşıma bazen gerçek yüzler , bazen sahteler çıktı ama olsun ben yine sadece hislerimle yaşadım.
Asla sevmediğim birine seni seviyorum demedim, ya da asla birini severken karşılığını beklemedim.
Dostluğuma değer biçmedim , sevgime ise hiçbir zaman sınır çizmedim.
Sevdiysem sonuna kadar gittim,bitirdiysem öldürse de hasreti geriye dönmedim.
Bazen çok kırıldım , bazen belki de kırdım.
Ama hata insana mahsustur dedim. Affettim, af diledim.
Kimileri birden fazla kırdılar kalbimi ama ben onları yine de affettim.
Onlar belki beni saflıkla yargıladılar.Belki de içten içe sinsice güldüler.
Ama asıl unuttukları şuydu. Ben aldanmadım.
Aldanan her zaman kendileri oldular ama bunu anlayamadılar.
Bir insan kaybının ne olduğu bilemedikleri için...
Kaybetmek onlar için bir alışkanlık haline geldiği için...
Oysa ben hiç insan kaybetmedim.
Sadece zamanı geldiğinde vazgeçmeyi bildim o kadar.
Hatalarımla büyüyorum. Büyüdükçe sıkılıyorum, sıkıldıkça kaçma arzusu... Yedikçe içtikçe değil de susadıkça yaş alıyoruz. Bir yaş günü daha kutlamak istemiyorum melankoli anlarında ama ne severim yaş günlerini.
********
Sıkılıyorum…... Soğuk bir tatil günü. Tüm haftanın yorgunluğu, fırtınalı havayla birleşince çıkası gelmiyor insanın. Evde sıkıldıkça takılmışım yalnızlığı öbür koltuğa oturtup, daha saat 9 buçuk, önümde 6 tane boş depozitolu şişe, bitik sigara paketi. Elim dönüyor gözümle beraber, yazdıklarımı sonradan toparlamak gerekecek ama unutmaktan daha iyi bir çözüm. Melike Demirağ’ı gördüm az önce Altın Portakal’da. Böyle sikko bir ülkeyiz işte, festivalde açılışta, en neşeli anda çaldığımız şarkıya bak; “Arkadaş”. Niye herkes sahip olduğu gücü en sonuna kadar kullanmak istiyor bu ülkede. Kazanmak neye yarar kaybeden olduğunca diyordu Candan Erçetin şarkısında, biraz o misal ya bizim ülkedeki durum. Dinci güruh dindarları da arkasına aldı, aradakiler, deredekiler derken güç sahibi oldular ya 7- 8 yıldır; şimdi çat gelen türban emrine bakın. Ya ne kendinize müslümanmışsınız, onlarca yıldır laiklik yanlılarının aşırıları yüzünden ezildiniz bu ülkede, şimdi aynısını yapmak mıdır zorundalık? Laik azınlık (evet artık böyle anılıyor) rahatsızmış. Sen onun 10 sene önce yapmadığını yap da ortayı bulsana, düzelsin her şey. Hayır, güç kimdeyse o dibine kadar köklüyor. Şimdi ancak Altın Portakal’lara kaldı iş. Orada da güç öbüründe ya, 3 saat boyunca sen de dibine vur. Sıkıldım ben bu ülkeden. Futbolcuya sor, deplasman 2-0 yenilmişiz. Dönünce seyircimiz önünde diye başlar cümleye. Niye güç 12. adamda mı? Hep rövanşlarla yaşıyoruz arkadaş biz.
Ülke neyse de, birey olarak da aynı bokuz. Bak içki vücudumda dolaştıkça kanım çekiliyor. Yazık, O Rh + çekinik oldu şimdi, tuvalete gitsem bembeyaz. Ürem bile zayıfladı, zaferi beyaz sulara bıraktı.
Bugün eski bir dostun doğum günü, uzuuuun bir süre önce, geçenlerde fazla haklıyken, fazla üzgün ve sinirliyken, karşımdaki de özür dilemişken gittim ileri. Aslen hayatımda özür dileyen adama – belki de çok az olduğundan- inanılmaz destek olurum. İş kavgadan çıkıp özre gelince hemen susar ve sustururum. Dilemesine devam ettirmem, küçülmek değil zıttına büyümektir onun yaptığı o an, ama ben ezilmesini yediremem kendime ve sustururum. İşte bu dostla öyle olmadı o özür anında, muhtemelen yaramın büyüklüğünden işin cılkını öyle bir çıkardım ki üç dört sefer sonrasında iş fena koptu. Düşman olmadık elbet, ama kötü konuşmalar duyduk birbirimizin arkasından. Geciktik ya, arada binlerce şey ve kişiye suç buluruz ama geciktik toparlamakta ve bitirdik... Benim doğum günüm geçti başka dostlarla, onunki başkalarıyla yine. Oysa hep beraberdik bir öncekilerde. Al işte, yıllar kırışıklıkları eklerken, kırıştıranları kaybettiriyor sıklıkla. Benim hayatımda çoğaldı bu kaybetme işi, beklentileri kısamadığıma göre bundan sonra seçiciliği arttırıyorum.
Hepimiz güç sahibi olmak istiyoruz hayatta her konuda, ancak çoğumuz o gücü kullanmayı bilmiyor, altında eziliyoruz. Zayıf halimizi unutuyor ve yarına bakarken arkamızda bir dün bırakmıyoruz. Silip, devirip, geçiyoruz. Unutuyoruz, oysa unutma becerisi acılarımızda ve sinirlerimizde kullanılmak için verilmiş bir nimet. Onun da kullanmak kılavuzu yok işte, insan geç anlıyor.
Gönül kırmayın dostlar, telafisi daha beter oluyor. Eğer kırdığınız gönlün yarısı zaten sizinse, bir ömür olmasa da gayet yeterli bir süre kırık dökük yürüyorsunuz işte.
Virgül benden, noktayı Can Yücel koysun, onun da altına atardık imzayı zati.
Ne hesabını veremeyeceğim bir günüm oldu ne de vicdanımı lekeleyen bir geçmişim.
Ne hissettiysem on...u söyledim, onu yaşadım.
Yaşadığım bir tek andan bile pişmanlık duymadım.
Asla keşkelerim olmadı.
Hiçbir zaman kendimle vicdan mahkemesi yapmak zorunda kalmadım.
Karşıma bazen gerçek yüzler , bazen sahteler çıktı ama olsun ben yine sadece hislerimle yaşadım.
Asla sevmediğim birine seni seviyorum demedim, ya da asla birini severken karşılığını beklemedim.
Dostluğuma değer biçmedim , sevgime ise hiçbir zaman sınır çizmedim.
Sevdiysem sonuna kadar gittim,bitirdiysem öldürse de hasreti geriye dönmedim.
Bazen çok kırıldım , bazen belki de kırdım.
Ama hata insana mahsustur dedim. Affettim, af diledim.
Kimileri birden fazla kırdılar kalbimi ama ben onları yine de affettim.
Onlar belki beni saflıkla yargıladılar.Belki de içten içe sinsice güldüler.
Ama asıl unuttukları şuydu. Ben aldanmadım.
Aldanan her zaman kendileri oldular ama bunu anlayamadılar.
Bir insan kaybının ne olduğu bilemedikleri için...
Kaybetmek onlar için bir alışkanlık haline geldiği için...
Oysa ben hiç insan kaybetmedim.
Sadece zamanı geldiğinde vazgeçmeyi bildim o kadar.
4 Ekim 2010 Pazartesi
Güneş gibi insan; sabah tatlı, öğlen yakıcı, akşam tadından yenmeyen...
Günlerden pazar, aralık pencereden güneş ve rüzgar sevişerek içeri dalıyor. Rüzgar yüzümü okşarken güneşin görevi beni sarsmak. Bir nevi doğanın uzanabilen organları ile yapılan orgy, bir nevi üçleme... Ben, güneş, rüzgar. Teslis desem ve grup seks ile aynı paragraf içinde kullanmış olsam hıristiyan kardeşlerim kızarlar mı acaba?
Neyse böyle bir güne başlama, çalışan insan kesiminin özlemi sanırım. Hele bir de benim gibi işin ardına geceye okul sıkıştıranlar için büyük bir keyif, alarm yerine sabah seksiyle güne başlamak.
Yorgunsun, tüm gün yatakta kalasın var, bir yandan da keyiflisin; ufak ufak dinlenmenin zevkini yaşıyorsun, hani küçük kardeşinin, çocuğunun ya da sevgilinin seni zorla ve oynaşarak uyandırması gibi bu keyif. Kapalı gözlerinin altında büyük bir gülümseme. Diş yok ama dişe gerek de yok, ağzının yanları kulak memene temas etti edecek, şirin sesler çıkarıyorsun falan. Sonra şak diye kalkıyorsun sertçe "Sen gel bakim buraya" diye çocuğu gıdıklıyor ya da hatunu mıncıklıyorsun falan ya... İşte o keyif orada gerçeğe dönüşüyor, bedene bürünüyor diyeceğim, aslında tam tersi. Neyse işte; yapabileceğin tek şey seni rahatsız eden güneşse perdeyi, rüzgarsa pencereyi kapatmak...
İşte buna benziyor arada tavırlarımız. Size bir dönem keyif verenlerin belki de yolunuzu aydınlatanların, şak diye önünü kapatmakla geçiyor yaşamımızın ciddi bir bölümü. Önce eğlen, neşelen, ağız ayır; sonra mesafe koy, telefonları kapat, yolları uzaklaştır, duvarları ör.
Eski sözlük yazılarımı okuyan dostlar bilir, ilişkiler üzerine çok sık kafa yormaya çalışırım. Ne haddimeyse en zoru 'insan'ı anlamaya çözmeye çalışırım. Kanımca benim hayatımda böyle gidiyor ve çözemedikçe kapatmaktan ya da kapanan bir kapıya çarpmaktan ben de veda edip 'bir yaş günü' bana hayatımda tattığım en büyük keyfi verenlerle solandıracağım bütün diyalog kapıların; insanlarla... Dostlarla... Etrafla... Dolayısıyla hayatı sonlandırmış olacağım, farkına bile varmadan. Hani "vakit bir türlü geçmezken / yıllar hayatla geçiyor ya"* o misal biz de muadili var var diye çoğumuzu kaybediyoruz hiç fark etmeden. Muadiller de birer mükerrer belki.
Hadi size iyi pazarlar, salılar, çarşambalar. Yakalarsanız sizi eğlendiren güneşleri her sabah; öğlenleyin acı verecek olsa da akşam üstü tekrar keyiflendireceğini unutmadan yaşayın geceye kadar. Çünkü oldu mu gece, yeni gelen güneş eskisi değil hiçbir zaman.
* Paramparça, Fazlı Teoman Yakupoğlu, 2001
Neyse böyle bir güne başlama, çalışan insan kesiminin özlemi sanırım. Hele bir de benim gibi işin ardına geceye okul sıkıştıranlar için büyük bir keyif, alarm yerine sabah seksiyle güne başlamak.
Yorgunsun, tüm gün yatakta kalasın var, bir yandan da keyiflisin; ufak ufak dinlenmenin zevkini yaşıyorsun, hani küçük kardeşinin, çocuğunun ya da sevgilinin seni zorla ve oynaşarak uyandırması gibi bu keyif. Kapalı gözlerinin altında büyük bir gülümseme. Diş yok ama dişe gerek de yok, ağzının yanları kulak memene temas etti edecek, şirin sesler çıkarıyorsun falan. Sonra şak diye kalkıyorsun sertçe "Sen gel bakim buraya" diye çocuğu gıdıklıyor ya da hatunu mıncıklıyorsun falan ya... İşte o keyif orada gerçeğe dönüşüyor, bedene bürünüyor diyeceğim, aslında tam tersi. Neyse işte; yapabileceğin tek şey seni rahatsız eden güneşse perdeyi, rüzgarsa pencereyi kapatmak...
İşte buna benziyor arada tavırlarımız. Size bir dönem keyif verenlerin belki de yolunuzu aydınlatanların, şak diye önünü kapatmakla geçiyor yaşamımızın ciddi bir bölümü. Önce eğlen, neşelen, ağız ayır; sonra mesafe koy, telefonları kapat, yolları uzaklaştır, duvarları ör.
Eski sözlük yazılarımı okuyan dostlar bilir, ilişkiler üzerine çok sık kafa yormaya çalışırım. Ne haddimeyse en zoru 'insan'ı anlamaya çözmeye çalışırım. Kanımca benim hayatımda böyle gidiyor ve çözemedikçe kapatmaktan ya da kapanan bir kapıya çarpmaktan ben de veda edip 'bir yaş günü' bana hayatımda tattığım en büyük keyfi verenlerle solandıracağım bütün diyalog kapıların; insanlarla... Dostlarla... Etrafla... Dolayısıyla hayatı sonlandırmış olacağım, farkına bile varmadan. Hani "vakit bir türlü geçmezken / yıllar hayatla geçiyor ya"* o misal biz de muadili var var diye çoğumuzu kaybediyoruz hiç fark etmeden. Muadiller de birer mükerrer belki.
Hadi size iyi pazarlar, salılar, çarşambalar. Yakalarsanız sizi eğlendiren güneşleri her sabah; öğlenleyin acı verecek olsa da akşam üstü tekrar keyiflendireceğini unutmadan yaşayın geceye kadar. Çünkü oldu mu gece, yeni gelen güneş eskisi değil hiçbir zaman.
* Paramparça, Fazlı Teoman Yakupoğlu, 2001
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
