Galiba uzaklarda yaşar insan hep. Hep olmadığını yaşamaya çalışıp, mevcudun uzağında kadir arar.
Anadolu’daki İstanbul’u ister televizyon kanalları sağ olsun, İstanbul’daki bir fırsat olsa da kaçsak göçsek der. İnsanoğlu yazları sıcaktan pişince kışı özler; daha aralıkta beş gün arka arkaya ayaz çıkınca yazı ister... Kız, eşit ağırlıktan ÖSS’ye ya da yeni adıyla her neyse ona hazırlanır, uluslar arası kazanınca tıp ister. Oğlan, sıklıkla ‘kadın kadın’ diye dolanır durur, kadınını bulduğunda erkek erkeğe maç izlediği günlerdeki onsuzluğu özler... Hanımların çoğu sevgilisinin anlayışsızlığından şikayet eder, onu anlamaya başladığında da hayatında renk ister. Bir dediği iki edilmeyince sevgilisine silik der yeni Kazanovalar arar, yenisinde hiçbir isteği olmayınca bu sefer de maço der, odun der. Kimilerinin iyi kötü değil, bayağı tatminkar bir işi vardır, hep bir üstündekinin kıdemini ister, yanlış değil arasını aramaz, hep en uçları bulup bir diğerine imrenir. Aslı’nın 10 çift ayakkabısı vardır, 11’inciye ister, onu alınca bir ay giyip sonra diğerlerinin arasına atar, 12’inciyi ister. Kaçınızın gardırobu çok isteyip de aldığınız, şuan suratına bakmadığınız kıyafetlerle dolu! Mehmet ergenliğinden itibaren anasına söver, ondan kaçar, sonra karısıyla evliliğinin ikinci yılında anasına hasret duyar. Hep ama hep uzaklarda yaşar insan.
Birçoğu kapıyı anahtarla açmaktan şikayet eder, içeri girince bir çorba çeker canı, sonra evlenir, bilemedin kardeşi yanına taşınır, bu sefer de yalnızlığı özler. Yurtta yaşarken ev ister, eve çıkınca ev arkadaşından, temizlikten, yemekten şikayet eder yurt iyiydi der. Risk alır yurda geri döner, bu sefer de ulan bu giriş saati de ne ki der, depresyona girer.
Toplumun bir kısmı devrim ister, devrim olduğunda yenisini ister. Bazıları, ramazan bayramına Bodrum’a gidelim der, gidince “keşke kaynımgillere gitseydik” der. Kurbanda kaynıgillere gittiğinde, diğer akrabaların Ayvalık tatili kıskanır, kem küm eder. Kimi minili kız gördü mü, şöyle karım olsun kırk kilo altın borcum olsun der, arzular varlığa erdiğinde, kadını döve söve altına alır, yeni minilileri ister. Sarışınlar esmere özenir, esmerler sarıya bezenir. Pop star olacağım diye yola çıkanlar, bir süre sonra utanmadan tv şovlarında “keşke İstiklal’de taciz edilmeden yürüyebilsem der sıklıkla.
Uzaklarda yaşar insan, hep ister, hep özlem duyar, hep şikayet eder, hep kaçırır mutluluğu...
Oysa ki kimimiz kışın kayak yapar, yazın dalar; sevgilisiyleyken onun ve o anın tadını çıkarır, dostlarıylayken kurulu meclisin zevkine varır. Ne bilim, balık yerken limon sıkar, aklında mayonez varsa bir sonraki gün sandviçe saklar aşermesini. Elinde çok izlemek istediği bir film vardır, ama televizyonda da canlı yayın, herhalde önceliği isteğine değil de, zamanın verdiğine bırakır bazen, dvd sıkıcı pazar yayınları sırasında da izlenebilir der.
Gülerken içinden ağlar insan, oysa ki gülmenin de ağlamanın da tadının ayrı ve zamanında olduğunu hatırlarsa, biraz daha ‘mutlu olmak için çabalarsa’ ya da mutlu olduğunda ‘ille de dahası için çabalamaz, biraz tatminkar yaklaşırsa’ o zaman anlarız herhal bu yaşamdan keyif almak ne demek, o zaman çözeriz herhalde niye yaşıyoruz ulan sorularının cevaplarını.
Şubat da bitti, daha mutlu bir mart dilerim. 3 gün daha fazla, tadını çıkarın.
27 Şubat 2010 Cumartesi
22 Şubat 2010 Pazartesi
Derbi notları
Selam.
Bir sürü yazımız oldu, ama memleket meselemiz futboldan uzak kaldığımı sezdim. Malum derbi haftasıydı, biz de maçı izlediğimize göre, hadi biraz futbol konuşalım.
Rıdvan Dilmen olacak halimiz yok hâşââ! Ermak Toroğlu da kovuldu, kıvamımız müsait değil; üç beş gün de her yerde yazılıp çizileceğini, kutlayacağımız bir zafer kazanamadığımızı falan düşünürsek, farklı pencereden bakalım o zaman.
Şaka maka bukleleriyle Rijkaard geldi İnönü'ye. Türk futbolu adına güzel iş vesselam, iyi direktör olmadığını söyleyen çok olsa da kariyerine İnönü'yü eklemiş olması, kendi adına güzel.
Rijkaard geldi, Demirören hâlâ yok. Stada gelemeyen başkanı seçen üyelerin beynine biir, kendi gelemeyip şeref tribününü bir 'first lady' ve çocukla temsil ettirene ikiii!!!
Bu Joao Alves ne biçim star lan. Adamın triplerine falan hasta oldum. Zaten ayak bilekleri en az benimkiler ince ve kara teninin altında benimkiler kadar şık duruyor, ama göbekten falan olsa gerek adam uzaktan bana nazaran çok şık. Ama tripler işi bitiriyor. Seke seke oynuyor lan adam, böyle ip cambazı kıvamında. Ha pek oynamadı bu hafta, olur o kadar. İnönü bu, boru değil.
Star demişken Arda'nın oyunculuğuna laf etmem tabii ki, fakat futboldan ziyade sinema oyuncusu artık. En kibar tabirle, vurgularsak söylerken "artiz!" olmuş iyice. O ne lan, bu kadar genç yaşta tanrılaştırılmanın hakkını sonuna kadar veriyor ve "ben sahadayım"dan ziyade "ben teletvizyondayım" modlarında. Yazık olur, demedi demeyin.
Keita'nın formasına dikkat etsenize, ekstra ütülü gibi. Sıfır göbek normal de bi' de sıfır göğüs kasına sahip oluşundan olsa gerek dümdüz iniyor forma. Son ütücü reklamlarında oynasın. Ajanslara sesleniyorum.
Bize gelince, Barış'ın deyişiyle bir takımda "kazma" oyuncu sınırı vardır. Sahada Sabri olmayınca GS bu kontenjanı pek kullanmadı. İnsan olan başkanla direktör takıma maks. 2 tane alır bunlardan; ulan Beşiktaş'ta 5 tane var be. Bu kadar 'kazma limiti'i aşmış bir kadroyla çıkarsan, yine bana hüsran, bana yine hasret var...
Mustafa Denizli'nin bezmişliğini de anlıyorum. Ben görece bu kadar hafif bir işte çalışırken bu haldeysem, adam ölüyordur lan. Yaşlı yaşlı diyoruz da, bir yere kadar aga. Adam Bodrum amcası olma yaşını aştı, yıllardır Egeli rahatlığıyla psikolojik olarak en azından götürüyor, ama bir yere kadar. Sene Köyceğiz - Dalaman v.s. ada sahillerinde kendisini.
Benden bu kadar, futbol falan uzun hikaye, bu devran döner, yine de bu iş bitmez. Hadi size mutlu şampiyonluk şarkıları. Demirören gidene kadar yokum ben.
Bir sürü yazımız oldu, ama memleket meselemiz futboldan uzak kaldığımı sezdim. Malum derbi haftasıydı, biz de maçı izlediğimize göre, hadi biraz futbol konuşalım.
Rıdvan Dilmen olacak halimiz yok hâşââ! Ermak Toroğlu da kovuldu, kıvamımız müsait değil; üç beş gün de her yerde yazılıp çizileceğini, kutlayacağımız bir zafer kazanamadığımızı falan düşünürsek, farklı pencereden bakalım o zaman.
Şaka maka bukleleriyle Rijkaard geldi İnönü'ye. Türk futbolu adına güzel iş vesselam, iyi direktör olmadığını söyleyen çok olsa da kariyerine İnönü'yü eklemiş olması, kendi adına güzel.
Rijkaard geldi, Demirören hâlâ yok. Stada gelemeyen başkanı seçen üyelerin beynine biir, kendi gelemeyip şeref tribününü bir 'first lady' ve çocukla temsil ettirene ikiii!!!
Bu Joao Alves ne biçim star lan. Adamın triplerine falan hasta oldum. Zaten ayak bilekleri en az benimkiler ince ve kara teninin altında benimkiler kadar şık duruyor, ama göbekten falan olsa gerek adam uzaktan bana nazaran çok şık. Ama tripler işi bitiriyor. Seke seke oynuyor lan adam, böyle ip cambazı kıvamında. Ha pek oynamadı bu hafta, olur o kadar. İnönü bu, boru değil.
Star demişken Arda'nın oyunculuğuna laf etmem tabii ki, fakat futboldan ziyade sinema oyuncusu artık. En kibar tabirle, vurgularsak söylerken "artiz!" olmuş iyice. O ne lan, bu kadar genç yaşta tanrılaştırılmanın hakkını sonuna kadar veriyor ve "ben sahadayım"dan ziyade "ben teletvizyondayım" modlarında. Yazık olur, demedi demeyin.
Keita'nın formasına dikkat etsenize, ekstra ütülü gibi. Sıfır göbek normal de bi' de sıfır göğüs kasına sahip oluşundan olsa gerek dümdüz iniyor forma. Son ütücü reklamlarında oynasın. Ajanslara sesleniyorum.
Bize gelince, Barış'ın deyişiyle bir takımda "kazma" oyuncu sınırı vardır. Sahada Sabri olmayınca GS bu kontenjanı pek kullanmadı. İnsan olan başkanla direktör takıma maks. 2 tane alır bunlardan; ulan Beşiktaş'ta 5 tane var be. Bu kadar 'kazma limiti'i aşmış bir kadroyla çıkarsan, yine bana hüsran, bana yine hasret var...
Mustafa Denizli'nin bezmişliğini de anlıyorum. Ben görece bu kadar hafif bir işte çalışırken bu haldeysem, adam ölüyordur lan. Yaşlı yaşlı diyoruz da, bir yere kadar aga. Adam Bodrum amcası olma yaşını aştı, yıllardır Egeli rahatlığıyla psikolojik olarak en azından götürüyor, ama bir yere kadar. Sene Köyceğiz - Dalaman v.s. ada sahillerinde kendisini.
Benden bu kadar, futbol falan uzun hikaye, bu devran döner, yine de bu iş bitmez. Hadi size mutlu şampiyonluk şarkıları. Demirören gidene kadar yokum ben.
17 Şubat 2010 Çarşamba
Bir zaman zarfı olarak durduk yere
Burnunun dibindekilerin kıymetini bilmeme geyiğimiz var ya, kim sivilcesinin, siyah noktasının kıymetini bilsin ki diye devam eder bazen iğrenç bir espri ile, buna takılayım biraz diyorum.
Hatta, hadi birlikte düşünelim; uğruna kim bilir ne kadar düşünceli geçirdiğiniz gecelere, platonik takılırken ya da adı konmadan önceki cicim günlerinde hayallerinizin, umutsuzluğunuzla, keskin hatlı bir dans figürü şeklinde bir koreografi ortaya koyduğu günlere bakın, sonra şimdi ‘o’nu gerekli gereksiz ne kadar kırdığınıza...
Başka bir şey düşünün, istisnai birkaç vaka hariç, kaçımız aile kıymeti ‘o kadar’ biliyor? Ana baba, kardeş kıymeti bilmek sadece düzgün yapıda ailesi olmayanların özlemleriyle mi kısıtlıdır acaba? Veyahut onlar bizim kıymetimizi ne kadar biliyor, sokaklar onların değişiyle ‘orospu adayı kızlar, ipsiz, geleceği karanlık oğlanlar’ doluyken, bizim emeklerimizin ne kadarı takdire şayan onların gözünde. Kaçımız durduk yere koridorda annemizin boynuna sarılıyoruz ki? Ya da kaç baba, kaç yaşında olursa olsun oğlunu kucağına oturtturup anlatıyor?
Haftada ancak iki kez buluştuğunuz geçmişten veya okuldan arkadaşınızla her seferinde geleneksel olarak tokalaşıp öpüştüğünüzün farkındasınız değil mi; ancak her gün gördüğünüz ev arkadaşınızla “her gün gördüğünüz’ için, ‘hiçbir zaman’ tokalaşmıyorsunuz sanırım.
İtiraf edin, sevgililerinize ve/ya sulandığınız kişilere sarılabiliyorsunuz sadece. Birbirine dokunmayan, temasın gücünü kullanamayan bir toplumun soğuk damarlarısınız ve milletçe bu hallerdeyiz.
‘Durduk yere’lik sanırım bir sevgi ilişkisini en iyi ödüllendiren zaman zarfı sanırım. Sevgililer günü, anneler günün, doğum günü yılbaşında vesaire, sistemin ürünü olarak hepimiz alıyoruz hediye paketlerini şeker kurdeleleriyle birlikte elimize, ancak elimiz ne zaman ‘durduk yere’ gidiyor önce cebimize ardından da hangi pozisyonda olursa olsun, sevdiğimiz birinin eline...
Neyse... Canım sıkkın falan değil, aksine bu kadar mutlu bir dönem yaşarken, hâlâ genel üzüntülerime kafa yorabildiğim için seviçnliyim.
Sizi seviyorum, siz de sevdiklerinize söyleyin, gösterin sevginizi. Öperim sizi...
Hatta, hadi birlikte düşünelim; uğruna kim bilir ne kadar düşünceli geçirdiğiniz gecelere, platonik takılırken ya da adı konmadan önceki cicim günlerinde hayallerinizin, umutsuzluğunuzla, keskin hatlı bir dans figürü şeklinde bir koreografi ortaya koyduğu günlere bakın, sonra şimdi ‘o’nu gerekli gereksiz ne kadar kırdığınıza...
Başka bir şey düşünün, istisnai birkaç vaka hariç, kaçımız aile kıymeti ‘o kadar’ biliyor? Ana baba, kardeş kıymeti bilmek sadece düzgün yapıda ailesi olmayanların özlemleriyle mi kısıtlıdır acaba? Veyahut onlar bizim kıymetimizi ne kadar biliyor, sokaklar onların değişiyle ‘orospu adayı kızlar, ipsiz, geleceği karanlık oğlanlar’ doluyken, bizim emeklerimizin ne kadarı takdire şayan onların gözünde. Kaçımız durduk yere koridorda annemizin boynuna sarılıyoruz ki? Ya da kaç baba, kaç yaşında olursa olsun oğlunu kucağına oturtturup anlatıyor?
Haftada ancak iki kez buluştuğunuz geçmişten veya okuldan arkadaşınızla her seferinde geleneksel olarak tokalaşıp öpüştüğünüzün farkındasınız değil mi; ancak her gün gördüğünüz ev arkadaşınızla “her gün gördüğünüz’ için, ‘hiçbir zaman’ tokalaşmıyorsunuz sanırım.
İtiraf edin, sevgililerinize ve/ya sulandığınız kişilere sarılabiliyorsunuz sadece. Birbirine dokunmayan, temasın gücünü kullanamayan bir toplumun soğuk damarlarısınız ve milletçe bu hallerdeyiz.
‘Durduk yere’lik sanırım bir sevgi ilişkisini en iyi ödüllendiren zaman zarfı sanırım. Sevgililer günü, anneler günün, doğum günü yılbaşında vesaire, sistemin ürünü olarak hepimiz alıyoruz hediye paketlerini şeker kurdeleleriyle birlikte elimize, ancak elimiz ne zaman ‘durduk yere’ gidiyor önce cebimize ardından da hangi pozisyonda olursa olsun, sevdiğimiz birinin eline...
Neyse... Canım sıkkın falan değil, aksine bu kadar mutlu bir dönem yaşarken, hâlâ genel üzüntülerime kafa yorabildiğim için seviçnliyim.
Sizi seviyorum, siz de sevdiklerinize söyleyin, gösterin sevginizi. Öperim sizi...
11 Şubat 2010 Perşembe
Daldan dala
Metrobüs indirimini size ilk ben duyurmuştum, aha da oldu. Kıymetimi bilin, uzun kuyrukların tadını çıkarın.
CHP’nin hastasıyım artık. Zam iptali falan neyse de, gerçekten kabuk mu değiştiriyorlar nedir, arada yaptıkları güzel iş sayısında yükselme oldu, kendilerine duyduğum antipati – sempati çizgisindeki dengesizlik henüz değişmemiş olsa da, Tayyipciğimin bu GATA’ya sövüp, Sarkozy’e sessiz kalışını şak diye özetlemişler: “İçeride husumet, dışarıda hassasiyet olmaz. Mugalata ve demagoji ile gerçeklerin üstü örtülmez.” Vay vay vay, altına imzamı atıyorum, höh diyerek.
Bir de bu "one minute" sergisine helal olsun, CHP'ye önerim AKP'nin pr'cılarını, reklamcılarını falan transfer etsinler. Yahu cehaletten çıkan bir söz, bu kadar güzel kullanılır. Haberi olmayanlar Taksim metrosuna...
Bu pazar sevgililer günü, kapitalizmi reddetme ile, sevgiliyi kırmama arasındaki çizgideyim, Allah bana yardım etsin, topunuza da sabır ve mutluluk versin. Ne mutlu ki beklentileri reel bir insanla birlikteyim, siz değilseniz eş değiştirme programına dahil olun, ben benimkini vermem amma velakin.
Google, facebook'a rakip oluyor: Buzz! Sonra konuşuruz üstünde.
Kapitalizm demişken, Emek Partisi metrobüs beleş olsun diye eylem yapmış Avcılar’da, şaka mısınız lan?!?! Sonra “Niye halktan uzağız?” Yahu siz akıl fikirden uzaksınız an itibariyle.
Çalışan ya da en azından evde bilgisayar sahibi 10 tane kadına sorun bakalım, en nefret ettikleri ya da korktukları 3,5 hayvancık sıralasınlar, 8’inde fare ön sıralarda gelir; sonra da tüm gün en çok neyi ellediklerini sorun, ona da fare cevabını verecekler hatırlarlarsa, işte size hayatın sırrı; çözerseniz alkış, olmadı kapitalizmin veya tekno manyaklığın tanımı diye kullanırsınız.
Önce avatar, (hâlâ izlemeyenler, son şanslarınız, Recep İvedik 3 yarın vizyonda) şimdi de !f’teki animasyon çılgınlığı... Ne iş gençler, 10 sene sonra en iyi oyuncu oscarlarını iptal mi edeceğiz? Renksiz hayatlarımız artık beyaz perdenin sanal renkleriyle mi tatmin olmaya çalışacak? Sabahtan akşama teknoloji ile yaşayan bizler, artık yedinci sanatı da mı teknolojiye kaptırıyoruz?
CHP’nin hastasıyım artık. Zam iptali falan neyse de, gerçekten kabuk mu değiştiriyorlar nedir, arada yaptıkları güzel iş sayısında yükselme oldu, kendilerine duyduğum antipati – sempati çizgisindeki dengesizlik henüz değişmemiş olsa da, Tayyipciğimin bu GATA’ya sövüp, Sarkozy’e sessiz kalışını şak diye özetlemişler: “İçeride husumet, dışarıda hassasiyet olmaz. Mugalata ve demagoji ile gerçeklerin üstü örtülmez.” Vay vay vay, altına imzamı atıyorum, höh diyerek.
Bir de bu "one minute" sergisine helal olsun, CHP'ye önerim AKP'nin pr'cılarını, reklamcılarını falan transfer etsinler. Yahu cehaletten çıkan bir söz, bu kadar güzel kullanılır. Haberi olmayanlar Taksim metrosuna...
Bu pazar sevgililer günü, kapitalizmi reddetme ile, sevgiliyi kırmama arasındaki çizgideyim, Allah bana yardım etsin, topunuza da sabır ve mutluluk versin. Ne mutlu ki beklentileri reel bir insanla birlikteyim, siz değilseniz eş değiştirme programına dahil olun, ben benimkini vermem amma velakin.
Google, facebook'a rakip oluyor: Buzz! Sonra konuşuruz üstünde.
Kapitalizm demişken, Emek Partisi metrobüs beleş olsun diye eylem yapmış Avcılar’da, şaka mısınız lan?!?! Sonra “Niye halktan uzağız?” Yahu siz akıl fikirden uzaksınız an itibariyle.
Çalışan ya da en azından evde bilgisayar sahibi 10 tane kadına sorun bakalım, en nefret ettikleri ya da korktukları 3,5 hayvancık sıralasınlar, 8’inde fare ön sıralarda gelir; sonra da tüm gün en çok neyi ellediklerini sorun, ona da fare cevabını verecekler hatırlarlarsa, işte size hayatın sırrı; çözerseniz alkış, olmadı kapitalizmin veya tekno manyaklığın tanımı diye kullanırsınız.
Önce avatar, (hâlâ izlemeyenler, son şanslarınız, Recep İvedik 3 yarın vizyonda) şimdi de !f’teki animasyon çılgınlığı... Ne iş gençler, 10 sene sonra en iyi oyuncu oscarlarını iptal mi edeceğiz? Renksiz hayatlarımız artık beyaz perdenin sanal renkleriyle mi tatmin olmaya çalışacak? Sabahtan akşama teknoloji ile yaşayan bizler, artık yedinci sanatı da mı teknolojiye kaptırıyoruz?
6 Şubat 2010 Cumartesi
İlk ve orta öğretimi kapatıyorum.
Milli Eğitim Bakanı falan olup, okulları kapatmaya karar verdim. Farkında mısınız sömestır muhabbetine İstanbul trafiği ne kadar rahat. Elbette yine rezalet ama en azından metrobüste ayaktayken tutacak bir şeyler bulabiliyorum, akşam metroda düşen insan oldu ani frende, siz düşünün! Normalde ergen gençliğimizin cinselliğiyle tanışması amacıyla olduğunu düşünürüm, pek düşmeye fırsat bulamıyorduk sürtüşmekten. Köşedeki elektrik direği altında öğrenilenlerin, otobüste eski tabirle fortçulukla sınandığı, dolayısıyla mutsuz bireylerin oluşturduğu bir toplumun cinsel deneyimlerini bir kenara bırakıp, derdime dönersek okul falan yok arkadaşım bundan sonra. Barış çok güzel özetler eğitim sistemimizi; "Anası babası neyse, millet o kadar şans buluyor işte". Herkesin babasının zenginliği ve annesinin kültürel vizyonu kadar hakka sahip eğitim sistemimizde. Usta çıraklığa geri dönelim dostlar, 100 kişiden 1 tanesi mucizeler yaratıyor diye bu kadar masrafa gerek yok, bak trafik de rahatlıyor, hem okutup da başımıza bela mı edeceğiz bilinçli gençliği. % 48'i AKP'ye oy vermiş bu toplum, bunca yıl okutulmuş da ne olmuş?
Sağlık ve adalet sistemi konularında fikirlerim, kamuya açık alanda belirtilemeyecek kadar keskin, o yüzden farklı meclislere bırakalım.
Yaratandan ötürü yaradılanı seven Sayın Erdoğan, beni de sev, ben de yaratılanım, hatta yaratılış harikasıyım ama 10.000 tekel işçisini de sev, en azından muhatap al, onlar da yaratıldı. Ölümden sonrayı çok takmam, ölmeden önce neyiz ki, daha ne kadar kötü olabilir modundayımdır da, orada daha önceki ölmüşlerle konuşma şansım olup olmadığını hep merak etmişimdir. Yunus'u ziyaret etmek isterim mesela, sen bu kifayette sözlerle böyle düşünceler, aşklar anlattın da, bak kim onu nasıl kullanıp kifayetsiz bırakıyor diye, ne der, ne düşünür acaba?
Davos'un kırkıncı yılıydı bu sene ve biz 'bir daha da gitmedik' resmen. Saçma sapan bir ünvanda tek kişiyle katıldığımız dev ekonomik foruma, seneye ben gideceğim, nasılsa temsil seviyemizi kimse tınlamıyor, en azından ben one minute'i İrlanda aksanıımla söylerim. Üstüne de board yaparız biraz, oo ohh!
Blogger jest yapmış, geri bildirim için sizden anında not alabiliyorum. Hemen alttaki tepkiler isimli kahve çeşitlerinden birini, zevkinize değil de yazının akışına göre tıklayın size zahmet. Bu kayıt biraz zayıf oldu sanki, idare edin bir de. Davos'ta kayalım seneye beraber, yakalım diplomaları, dolduralım akbilleri.
Sağlık ve adalet sistemi konularında fikirlerim, kamuya açık alanda belirtilemeyecek kadar keskin, o yüzden farklı meclislere bırakalım.
Yaratandan ötürü yaradılanı seven Sayın Erdoğan, beni de sev, ben de yaratılanım, hatta yaratılış harikasıyım ama 10.000 tekel işçisini de sev, en azından muhatap al, onlar da yaratıldı. Ölümden sonrayı çok takmam, ölmeden önce neyiz ki, daha ne kadar kötü olabilir modundayımdır da, orada daha önceki ölmüşlerle konuşma şansım olup olmadığını hep merak etmişimdir. Yunus'u ziyaret etmek isterim mesela, sen bu kifayette sözlerle böyle düşünceler, aşklar anlattın da, bak kim onu nasıl kullanıp kifayetsiz bırakıyor diye, ne der, ne düşünür acaba?
Davos'un kırkıncı yılıydı bu sene ve biz 'bir daha da gitmedik' resmen. Saçma sapan bir ünvanda tek kişiyle katıldığımız dev ekonomik foruma, seneye ben gideceğim, nasılsa temsil seviyemizi kimse tınlamıyor, en azından ben one minute'i İrlanda aksanıımla söylerim. Üstüne de board yaparız biraz, oo ohh!
Blogger jest yapmış, geri bildirim için sizden anında not alabiliyorum. Hemen alttaki tepkiler isimli kahve çeşitlerinden birini, zevkinize değil de yazının akışına göre tıklayın size zahmet. Bu kayıt biraz zayıf oldu sanki, idare edin bir de. Davos'ta kayalım seneye beraber, yakalım diplomaları, dolduralım akbilleri.
1 Şubat 2010 Pazartesi
Cenaze tentelerinden, sütyen renklerine.
Bu sefer biraz geciktim. İşlerin yoğunluğu, sosyal hayatın karmaşası, kar çılgınlığı ve heyecanı, haftasonu Uludağ kaçamağı (lanet olsun!!!) koşuşturmaca derken fırsatım olmadı. Olur öyle.
Teşvikiye camiinin hemen karşısında bizim ofis biliyorsunuz, dolayısıyla her beyaz cenaze, benim öğle arama denk geliyor. Adı lazım değil bu hafta iki tane sağlam naaş vardı, normalde kendi şemsiyeleri altında ıslanan davetlilere(!) bu sefer kırmızı halı ve yağmur için dev çadır falan kurmuşlar. Takdir ettim toplumumuzu, ölene kadar neyse de, giderayak hâlâ sınıf farkımız var. Cenazemiz bile gelen kalabalıkla değil, cebimizle orantılı.
Evvel haftada facebookta bu kızlar arasında gizli(!) mesajlaşma ile sütyen rengini yazma çılgınlığı vardı. Bazen ne kadar şapşal oluyoruz. O anda heyecanla rengini belli eden bacılarım, sorarım size şuan ne hissediyorsunuz? Özellikle tahta birkaç tanıdığım var, en abazan dönemlerimde elim doluyken bile hiç gözümün önüne gelmemiş insanlar var, yazmış oraya "laleli beyaz, leopar" falan diye. Yahu leopar renk bile değil, ama laleli beyaz diyeni de çözdüm; tahta ya bu, sütyen takmıyor. Bildiğin body rengi o. body diyince, fuck body ne güzel bir kavramdır. Piti kareli de görseydim, şerefsizim ilk fırsatta "ah şirin seni ah" derdim kendisine pıt yaparak.
Bu arada beyler, dostlarınızdan rica edin o mesajlaşmayı göstersinler size. Hem Türkçe, hem İngilizce yazmışlar, bi' de bir ciddiyet, bir ciddiyet, darbe belgesi diye yakında delil olur bu... İnadına beyaz yazan abla, "hastasınım" cesaretinin. Ama o inat çok yaşatmaz seni, bilesin... Sevgilime ve birinci sınıf dostlarıma da bu cümbüşe katılarak hayatımıza renk katmadıkları için teşekkürler.
!f İstanbul başlıyor, geçen sene kombinesi olan (lanet olsun!!!) adamdık, geldim şimdi izin alınıp, takım elbise ile 17:30 seansına nasıl gidilir, 5 liralık bilete haftasonu neden 15 lira verilir dertlerindeyim.
Tadını çıkarın, o kot pantolonu şak diye çıkarıyor şartlar. Cımcızlak kalırsınız 2 seneye. !f'te buluşalım.
Teşvikiye camiinin hemen karşısında bizim ofis biliyorsunuz, dolayısıyla her beyaz cenaze, benim öğle arama denk geliyor. Adı lazım değil bu hafta iki tane sağlam naaş vardı, normalde kendi şemsiyeleri altında ıslanan davetlilere(!) bu sefer kırmızı halı ve yağmur için dev çadır falan kurmuşlar. Takdir ettim toplumumuzu, ölene kadar neyse de, giderayak hâlâ sınıf farkımız var. Cenazemiz bile gelen kalabalıkla değil, cebimizle orantılı.
Evvel haftada facebookta bu kızlar arasında gizli(!) mesajlaşma ile sütyen rengini yazma çılgınlığı vardı. Bazen ne kadar şapşal oluyoruz. O anda heyecanla rengini belli eden bacılarım, sorarım size şuan ne hissediyorsunuz? Özellikle tahta birkaç tanıdığım var, en abazan dönemlerimde elim doluyken bile hiç gözümün önüne gelmemiş insanlar var, yazmış oraya "laleli beyaz, leopar" falan diye. Yahu leopar renk bile değil, ama laleli beyaz diyeni de çözdüm; tahta ya bu, sütyen takmıyor. Bildiğin body rengi o. body diyince, fuck body ne güzel bir kavramdır. Piti kareli de görseydim, şerefsizim ilk fırsatta "ah şirin seni ah" derdim kendisine pıt yaparak.
Bu arada beyler, dostlarınızdan rica edin o mesajlaşmayı göstersinler size. Hem Türkçe, hem İngilizce yazmışlar, bi' de bir ciddiyet, bir ciddiyet, darbe belgesi diye yakında delil olur bu... İnadına beyaz yazan abla, "hastasınım" cesaretinin. Ama o inat çok yaşatmaz seni, bilesin... Sevgilime ve birinci sınıf dostlarıma da bu cümbüşe katılarak hayatımıza renk katmadıkları için teşekkürler.
!f İstanbul başlıyor, geçen sene kombinesi olan (lanet olsun!!!) adamdık, geldim şimdi izin alınıp, takım elbise ile 17:30 seansına nasıl gidilir, 5 liralık bilete haftasonu neden 15 lira verilir dertlerindeyim.
Tadını çıkarın, o kot pantolonu şak diye çıkarıyor şartlar. Cımcızlak kalırsınız 2 seneye. !f'te buluşalım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
