Dışarıdan bakınca çok keyifli bir haftasonu geçiriyorum. İstanbul'un aslında çilesi olan beyazından keyif almayı başarabilme talihi olan biri olarak şanslıyım açıkçası. Yorucu ama nefis bir haftasonum ve kar keyfim var. Kimseyi kıskandırmadan bana bu keyfi yaşatan doğa anaya ve biri çok özel şuan yanımdaki üç insana teşekkürlerimi iletmek isterim.
İçimize döndüğümüzde, eğlencelerimizi ve fani zevklerimizi bir yana bırakırsak, bugün bir acımız 17 yaşında. 24 ocak 1993'ten bugüne kadar dile kolay tam 17 sene geçti ve şu söz aslında her şeyi ortaya koyar sanırım, "o gün doğan çocuklar, bugün gencecik fidanlar..." Nazım; sözün orijinalini Hiroşima için yazmıştı, bugün biz Uğur Mumcu'yu yâd ederken kullanmaktan kaçınmayalım. Özlem ve utançla yine
Farkında mısınız, takvimin ne kadar büyük bir kısmı bu ülkede acıların yıldönümü olarak anılıyor. Biraz duyarlı biriysek, her gün içimizi acıtacak ne çok şeyin yıldönümü. Niye bu ulus, insanlarına kardeşçe yaşama hakkını tanımamışken, en azından tüm dramlarını bir kere de kesip atmıyor. 17 senedir Uğur'u anıyoruz, buna birkaç senedir, bir iki gün evveline Hrant'ı eklemedik mi? Kışlalı'lar, Emeç'ler, Madımak'lar, Maraş'lar.... Her takvim günümüz her geçen yıl daha kabarıklaşmıyor mu dostlar? Aynı şey haritalarımız için de geçerli değil mi? Boydan boya bir Türkiye haritasında kararmamış şehrimiz ne kadar az kaldı acaba? Hani kendinden gelen ölümleri anarız, insanız ve beynelminel bir durum bu da, ayıpla gelen ölümler daha hangi takvim yaprağında işaretlenecek, ne zaman kim bunun önüne geçecek? Annelerimiz bize daha beyaz günler bırakmıştı tamam da, biz 'doğru' birilerinin yanlış vedaları uğrunda mum yakılacak günleri daha ne kadar çoğaltacağız çocuklarımız için?
Bugün İstanbul'daki saf beyazlığın, geleceğimizi de temizlemesi dileğiyle, biraz da umutsuzca, uğurlar olsun...
19 Ocak 2010 Salı
Bembeyaz bir sabaha uyanma dileğiyle...
Servetlerini birer birer yok etmekten keyif alan bir toplumun, hiçbir zaman tanımadığım, okumadığım, ayakkabısı delik bir fidanını kırdığı bir dramın yıldönümündeyiz. Saygıyla, utanç ve kelemle Hrant’ı anarım. Dün tanımadığım birine bugün adıyla hitap edecek sevgiyi doğuran bu ananevi baskıya da lanet okuyarak... Sadece kimliklerinden dolayı zenginliği olan insanların ölmediği, katillerin Polat Alemdarlaştırılmadğı bir toplumda yaşama hülyamızı tekrarlayarak, bir umudun bir köşesinden tutarak, sevgi, özlem ve binlerce pişmanlıkla…
Girizgah için üzgünüm, eminim ‘doğru’ olan her birimizin her gün olmasa da, her andığında bir yanının burulduğu bir dert bu, ama siyah yuvarlak dövizlerde, ama kapkara gözlükler ardındaki gülüşlerde yaşasak ve yaşatsak da, bu ayıp bizim.
Zorla iyi haberlere geçersek; Cevahir Sbarro; Popeyes’i de katarak sinema menüsüne 2010’da da devam ediyor. Bütçeyi düşünmek zorunda olan tutkunlara zevkle duyurulur... Danıştay metrobüs zammında yürütmeyi durdurdu, yeni İETT müdürü Hayri Baraçlı’nın ilk başarısının patlamış olması hususunda kendisine hayırlı olsun dileklerimizi iletirim... Mükemmel bir doğum günü partisi vardı bu haftasonu. Ben sonunu tamamlayamamış olsam da, hangi sıfatını kullanacağıma karar veremediğim, bir diğer yarım Barış’a ve gülüm, gülümü soldurma canım Çağatay’a şahane bir ömür dilerim; iyi dileklerimi yazılara sığdıramayacağımı belirterek…
Kendime dönersem, tam bir kuşum bu hafta. Böyle bir kartal falan hayal edin, hafta boyunca heyecan ve mutluluktan uçtuğunu belirtmek isterim. Yuvasına gidip, yatağa yattığında günün değerlendirmesi, derdi tasası, keyfi zevki dışında düşündüğü başka bir şeyleri olan bir kartal. Rengarenk, sıcacık, yepyeni, heyecan verici bir duygu içinde, tadını çıkarmaya çalıştığı hayatına mis gibi bir baharat eklemiş, keyfine değemeyeceğiniz bir kartal... Bu neşesine ek olarak bu haşmetli kartalın görkeminin zedelendiği bir öğle yemeği geçirdiğini düşünün. Göz pınarında, içten akan birkaç damla yaşı var. Yaralı bir kuş tarafından yaralanmış, yarası küçük ama derin bir kuşum bugün. Bana şunun cevabı lazım, hani hostesler, önce kendinizinkini, sonra çocuğununkinin der ya can yeleğe için, o misal çocuğuyla birlikte yaralanmış bir kuş, kalbi pır pır atan çocuğunu mu tedavi eder, önce kendi yarasını düzeltip müdahale etse daha mı faydalı olur?
Karmaşık duygular yetmezmiş gibi karla çıktık ofisten bugün. Bembeyaz şehir şuan. E 5’in etrafındaki yabani yeşilliklerin üstü kapalıydı ben gelirken, sabaha karın bekareti bozulmuş olacak çünkü çocuk sesleri duydum tüm akşam. Aman ya rabbim bu ne mutluluk, trafiğin, şehrin ağzına etmiş olsa da, bembeyaz İstanbul ve çocuk çığlıkları. Bir İstanbul masalı yaşıyorum şuan, o da bana eşlik ediyor; bir İstanbul klişesi, beyaz hem işkence hem keyif.
Bu keyfi sadece çocuklara bırakmayıp, tadını çıkarmamız dileğiyle….
Girizgah için üzgünüm, eminim ‘doğru’ olan her birimizin her gün olmasa da, her andığında bir yanının burulduğu bir dert bu, ama siyah yuvarlak dövizlerde, ama kapkara gözlükler ardındaki gülüşlerde yaşasak ve yaşatsak da, bu ayıp bizim.
Zorla iyi haberlere geçersek; Cevahir Sbarro; Popeyes’i de katarak sinema menüsüne 2010’da da devam ediyor. Bütçeyi düşünmek zorunda olan tutkunlara zevkle duyurulur... Danıştay metrobüs zammında yürütmeyi durdurdu, yeni İETT müdürü Hayri Baraçlı’nın ilk başarısının patlamış olması hususunda kendisine hayırlı olsun dileklerimizi iletirim... Mükemmel bir doğum günü partisi vardı bu haftasonu. Ben sonunu tamamlayamamış olsam da, hangi sıfatını kullanacağıma karar veremediğim, bir diğer yarım Barış’a ve gülüm, gülümü soldurma canım Çağatay’a şahane bir ömür dilerim; iyi dileklerimi yazılara sığdıramayacağımı belirterek…
Kendime dönersem, tam bir kuşum bu hafta. Böyle bir kartal falan hayal edin, hafta boyunca heyecan ve mutluluktan uçtuğunu belirtmek isterim. Yuvasına gidip, yatağa yattığında günün değerlendirmesi, derdi tasası, keyfi zevki dışında düşündüğü başka bir şeyleri olan bir kartal. Rengarenk, sıcacık, yepyeni, heyecan verici bir duygu içinde, tadını çıkarmaya çalıştığı hayatına mis gibi bir baharat eklemiş, keyfine değemeyeceğiniz bir kartal... Bu neşesine ek olarak bu haşmetli kartalın görkeminin zedelendiği bir öğle yemeği geçirdiğini düşünün. Göz pınarında, içten akan birkaç damla yaşı var. Yaralı bir kuş tarafından yaralanmış, yarası küçük ama derin bir kuşum bugün. Bana şunun cevabı lazım, hani hostesler, önce kendinizinkini, sonra çocuğununkinin der ya can yeleğe için, o misal çocuğuyla birlikte yaralanmış bir kuş, kalbi pır pır atan çocuğunu mu tedavi eder, önce kendi yarasını düzeltip müdahale etse daha mı faydalı olur?
Karmaşık duygular yetmezmiş gibi karla çıktık ofisten bugün. Bembeyaz şehir şuan. E 5’in etrafındaki yabani yeşilliklerin üstü kapalıydı ben gelirken, sabaha karın bekareti bozulmuş olacak çünkü çocuk sesleri duydum tüm akşam. Aman ya rabbim bu ne mutluluk, trafiğin, şehrin ağzına etmiş olsa da, bembeyaz İstanbul ve çocuk çığlıkları. Bir İstanbul masalı yaşıyorum şuan, o da bana eşlik ediyor; bir İstanbul klişesi, beyaz hem işkence hem keyif.
Bu keyfi sadece çocuklara bırakmayıp, tadını çıkarmamız dileğiyle….
15 Ocak 2010 Cuma
Başrole yaklaşanlara....
Selamlar;
Haftaya güzel haberle girdik, Yelda – Atakan çiftinin ikinci yıldönümlerini kutladıkları bilgisi var, kendilerini canı gönülden tebrik ederken, darısı fazla fazla herkesin başına derim. Ayrıca haftaya nefis iki insanın, şahane olacağına emin olduğum doğum günü partileriyle veda ediyor olacağız. O gecenin ve yeni yaşınızın kocaman mutluluklarla geçmesi dileğiyle Barış ve Çağatay çiftine de gelecek haftaki yazımda değineceğimi hatırlatarak mutluluklar dilerim.
En önemli olayımız muhtemelen etkilerini aylar yıllarca yankılatacağımız İsrail rezaleti. Bütün çabaları konusunda takdir ediyorum, bir iş bu kadar gerilir, bu kadar düşüncesizleşilir; büyükelçimize de her şeye rağmen tebrikler falan denemez. İbranice bilmeyişi ve o lafı anlamayışı, ya da koltuğun alçak oluşunu fark etmemesi falan sorun değil de, bu ne silik oturuş. Ecevit’in vedası dönemi Avrupa Birliği fotoğraflarındaki karizması bitik Türkiye imajı geldi bir an gözümün önüne… Üzüldüm.
Ecevit demişken, memleketteki tiyatroya değinmek isterim. "En son ne zaman tiyatroya gittiniz?" sorusuna, sıkışırsanız lütfen "İstanbul’da yaşıyorum" deyin!... Nedir olayı tiyatronun, her gün, perdenin her yeni açılışında aynı şeyi, her seferinde daha bir içten ama genellikle daha bir sıkkın yaşamak ve sunmak değil mi? Aha bire bir İstanbul’u açıklıyor bu tanım. Öğrencilik yılları neyse, her gün bir sorumsuzluk, farklı saatlerde kalkma, bir şeyler yapma da, iş hayatına girince biraz da farklı penceren bakınca insan, Mecidiyeköy’ün mesela, kocaman bir tiyatro sahnesi olduğunu fark ediyor. Her sabah aynı saatte kalkmış rutin kalabalık ve onların gelişleriyle paralel aynı şeyleri, aynı ses tonunda satan seyyarlar. Her sabah aynı hengame, her akşam aynı karmaşa. Düşünün 3 senedir görmediğim yazlıktan arkadaşımı 4 kere M.köy’de gördüm 1 ay içinde. Hatta üçünde aynı noktada karşılaştık da, birinde her zamankinden 20 adım beride kesişince yollarımız işten geç çıktığımı anladım. Bir tiyatronun içinde düzene kapılmış yaşıyoruz, ancak oyunumuz her gün kapalı gişe olmasına rağmen her geçen gün daha tatsız, daha buruk olmaya başlıyor dostlar. Benim rolüm pek keyifli bu aralar Allah bozmasın. İETT şoförü ya da simitçi gibi başrolde değilim veya günde 8.000 kez zır zır akbil basan nakit gişeci abi gibi acılar da çekmiyorum sahnede. Filhakika bu rezaletin yönetmeni sıfatıyla ödüle ve paraya doymayan şehir yöneticilerinden de değilim, bildiğin yan roldeki azınlık olarak mutluluğu temsil ediyorum o curcunada bu aralar... Ama nasıl, resmen dev kadro. O meydan günde 1,5 milyon kişiyi ağırlıyormuş rakamlar doğruysa. Buna aslında oha denir ve tüm dünyanın tek perdelik bitmez klişesinde bir baş yapıt İstanbul. Hem de havası, boğazı, tozu toprağı bedava. Her ne kadar her sabah/akşam bir kez metrobüse bir de otobüse binen birinin asgari ücret kadar ulaşım bedeli ödediği düşünülse de, ucuz bir sahne burası. Neydi, heh; sahne senin İstanbul… Ulan bu şehrin kendisi sahne…
Ecevit’ten nasıl geldin derseniz, düşündüm siyaset başlı başına bir tiyatro lan. Hayır rol yapıyorlar eleştirisini yapmayacağım, daha ziyade oyuncuları hastalandığı ya da öldüğü için kadrosu değişen ama tadı hiç değişmeden yıllardır oynanan bir Hamlet ya da Lüküs Hayat gibi bizim tiyatromuz. Düşünsenize kısacık cumhuriyet tarihimizde kaç başbakan geçti ve hangisi farklı ne yapabildi? İnönü’den başlayınız efendim, Ecevitlere, Demirellere, Güllere, Özallara, Erdoğanlara ne değişti bu ülkede. Sahnedekiler hep farklı, doğal olarak yönetmenler ve sahne seçiciler de hep farklıydı ancak sorunlarımız hâlâ sorun, çocuklarımız hâlâ çocuk, takdirlerimizdeyse küçük değişiklikler var yok Lozan’ı imzaladık, yok Avrupa’ya açıldık yok İsrail’e kapandık. Lan düşünsenize bu oyun o kadar klişe ki Demirel diye bir adam geçti bu sahneden hem de 8 – 9 kez. Ne değişti?
Mamafîh çok da güzel olmayan bir oyunun, oyuncularıyız. Aramızda figüranlıktan öteye geçenler var, ne mutlu onlara ancak kalanlar için kusura bakmasınlar Nazım’la bitireceğim yine: “Kabahat senin, — demeğe de dilim varmıyor ama — kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”
Sevgiyle kalın, rol çalın.
Haftaya güzel haberle girdik, Yelda – Atakan çiftinin ikinci yıldönümlerini kutladıkları bilgisi var, kendilerini canı gönülden tebrik ederken, darısı fazla fazla herkesin başına derim. Ayrıca haftaya nefis iki insanın, şahane olacağına emin olduğum doğum günü partileriyle veda ediyor olacağız. O gecenin ve yeni yaşınızın kocaman mutluluklarla geçmesi dileğiyle Barış ve Çağatay çiftine de gelecek haftaki yazımda değineceğimi hatırlatarak mutluluklar dilerim.
En önemli olayımız muhtemelen etkilerini aylar yıllarca yankılatacağımız İsrail rezaleti. Bütün çabaları konusunda takdir ediyorum, bir iş bu kadar gerilir, bu kadar düşüncesizleşilir; büyükelçimize de her şeye rağmen tebrikler falan denemez. İbranice bilmeyişi ve o lafı anlamayışı, ya da koltuğun alçak oluşunu fark etmemesi falan sorun değil de, bu ne silik oturuş. Ecevit’in vedası dönemi Avrupa Birliği fotoğraflarındaki karizması bitik Türkiye imajı geldi bir an gözümün önüne… Üzüldüm.
Ecevit demişken, memleketteki tiyatroya değinmek isterim. "En son ne zaman tiyatroya gittiniz?" sorusuna, sıkışırsanız lütfen "İstanbul’da yaşıyorum" deyin!... Nedir olayı tiyatronun, her gün, perdenin her yeni açılışında aynı şeyi, her seferinde daha bir içten ama genellikle daha bir sıkkın yaşamak ve sunmak değil mi? Aha bire bir İstanbul’u açıklıyor bu tanım. Öğrencilik yılları neyse, her gün bir sorumsuzluk, farklı saatlerde kalkma, bir şeyler yapma da, iş hayatına girince biraz da farklı penceren bakınca insan, Mecidiyeköy’ün mesela, kocaman bir tiyatro sahnesi olduğunu fark ediyor. Her sabah aynı saatte kalkmış rutin kalabalık ve onların gelişleriyle paralel aynı şeyleri, aynı ses tonunda satan seyyarlar. Her sabah aynı hengame, her akşam aynı karmaşa. Düşünün 3 senedir görmediğim yazlıktan arkadaşımı 4 kere M.köy’de gördüm 1 ay içinde. Hatta üçünde aynı noktada karşılaştık da, birinde her zamankinden 20 adım beride kesişince yollarımız işten geç çıktığımı anladım. Bir tiyatronun içinde düzene kapılmış yaşıyoruz, ancak oyunumuz her gün kapalı gişe olmasına rağmen her geçen gün daha tatsız, daha buruk olmaya başlıyor dostlar. Benim rolüm pek keyifli bu aralar Allah bozmasın. İETT şoförü ya da simitçi gibi başrolde değilim veya günde 8.000 kez zır zır akbil basan nakit gişeci abi gibi acılar da çekmiyorum sahnede. Filhakika bu rezaletin yönetmeni sıfatıyla ödüle ve paraya doymayan şehir yöneticilerinden de değilim, bildiğin yan roldeki azınlık olarak mutluluğu temsil ediyorum o curcunada bu aralar... Ama nasıl, resmen dev kadro. O meydan günde 1,5 milyon kişiyi ağırlıyormuş rakamlar doğruysa. Buna aslında oha denir ve tüm dünyanın tek perdelik bitmez klişesinde bir baş yapıt İstanbul. Hem de havası, boğazı, tozu toprağı bedava. Her ne kadar her sabah/akşam bir kez metrobüse bir de otobüse binen birinin asgari ücret kadar ulaşım bedeli ödediği düşünülse de, ucuz bir sahne burası. Neydi, heh; sahne senin İstanbul… Ulan bu şehrin kendisi sahne…
Ecevit’ten nasıl geldin derseniz, düşündüm siyaset başlı başına bir tiyatro lan. Hayır rol yapıyorlar eleştirisini yapmayacağım, daha ziyade oyuncuları hastalandığı ya da öldüğü için kadrosu değişen ama tadı hiç değişmeden yıllardır oynanan bir Hamlet ya da Lüküs Hayat gibi bizim tiyatromuz. Düşünsenize kısacık cumhuriyet tarihimizde kaç başbakan geçti ve hangisi farklı ne yapabildi? İnönü’den başlayınız efendim, Ecevitlere, Demirellere, Güllere, Özallara, Erdoğanlara ne değişti bu ülkede. Sahnedekiler hep farklı, doğal olarak yönetmenler ve sahne seçiciler de hep farklıydı ancak sorunlarımız hâlâ sorun, çocuklarımız hâlâ çocuk, takdirlerimizdeyse küçük değişiklikler var yok Lozan’ı imzaladık, yok Avrupa’ya açıldık yok İsrail’e kapandık. Lan düşünsenize bu oyun o kadar klişe ki Demirel diye bir adam geçti bu sahneden hem de 8 – 9 kez. Ne değişti?
Mamafîh çok da güzel olmayan bir oyunun, oyuncularıyız. Aramızda figüranlıktan öteye geçenler var, ne mutlu onlara ancak kalanlar için kusura bakmasınlar Nazım’la bitireceğim yine: “Kabahat senin, — demeğe de dilim varmıyor ama — kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”
Sevgiyle kalın, rol çalın.
10 Ocak 2010 Pazar
Haftayı tamamlarken....
Yeni yılın ilk p.tesi günü açtığımız blogumuzda bildiğin bir hafta geçti. Tatlı sert destekleriniz için teşekkürler. Dolayısıyla 51 haftamız var 2011'e. Yeni yılda ne yapsak ki sorularına başlayın da, bugün bir yeni yıl tebriği duydum, seneye mesaj atın bana: "Yeni yılın iyi geçsin, geçmezse de koy g*tüne gitsin, 2011 vaaaar, 12 var..."
Israrla birkaç yazı daha sabit bir konuda yazmayıp geleceğimi ipotek altına almayacağımı belirteyim. Haftanın en güzel geri dönüşü Seksek'in işletmecilerinden canımız, ciğerimiz Ergün Abi'den geldi. "Taflan blogunu takip ediyoruz, potansiyel var" diye. Nasıl mutlu oldum anlatamam.
Bugün pazar, yarın bildiğin mesai günü. Yıldızlı dostlarıma yeni başlayan final haftalarında başarılar dilerim, acınacak haldesiniz, vah vah. Yok öyle beleş mühendislik, mimarlık. Diplomayı alınca bana şov yapacaksınız madem, gün benim günümdür sürünün köpekler.
Geçen haftaya bakarsak biraz,
Tayyip Erdoğan'ın ve Devlet Bahçeli'nin kıymetini bilmediğimiz farkettim. Adamların biri domuz gribi konusunda bakanını ters yatırdı, kaosa katık kattı; diğeri yok böyle bir şey diye kesip attı. Harward bir hafta sonra açıkladı: "Abartılıyor" diye. Boru mu lan, okul denilince akla gelen 2 okuldan (İstanbul Üniv. ve Harward) biri, resmen Erdoğan'dan bir hafta sonra uyandı. Bundan sonra ayağımı denk alacağım sayın başbakanım.
İşimde ne kadar mutlu olduğumu yakınımdakiler biliyor, ama içimde yeni doyumsuzluklar olduğunu keşfettim. Bazen bir kartalım olsun istiyorum 06 plaka. Beyaz... Benzin kapağı tam kapanmamaktan oksitlenmiş olur ya... Köşesinin boyası falan kalkmış olsun. Ben onun bagaj kapağını kaldırıp içinde halka tatlı, tulumba falan satayim. Derdim elimdeki tepsiyi bitirip, yarın zamlanmadan iki kilo toz şeker alabilmek olsun. Komşu esnafım falan olsun, henüz arabası olmayan bir hırkacı. Sonra işler kötüye gidince ben arabayı sermaye yaparım, o hırkaları, bagajda hırka satarız bu sefer. Ama benzin kapağımız hep çatlak, hem kuru ve eksik olsun. İş bitimi kaloriferi yakıp, camın buğusunu dirseğimizle silelim, evde hanım da o sırada çaydanlığın çıkardığı buharı silsin camdan falan.
Sonra uyanıyor insan, Nişantaşı sokaklarında yola koyuluyor keyifli bir mesai günü için, üzgünüm ki o sokaktaki araçlar daha bir siyah, daha parlak. Her hafta pasta cila çekilen kara arabalar ve onların moca falan içen sahipleri. Güzel lan yaşamak bu zengin ülkede.
Haftanın güzelliklerine bakarsak sonunda Rita'nın şarkısına bilet bulduk cumaya, haftaya fena tiyatro yazısıyla geliyorum... Yepyeni bir açacağım oldu, kendisi ikinci al ama şirin yeşil bir şey. Eve bira alıp gelene gösteririm. Boğazda kahvaltı keyfini yaşadım aylar sonra, Üsküdar'dan taşındığımdan beri Boğaz'a yaklaşmadığım gerçeğiyle sarsıldım, çok fena durum. Burnumuzun dibindekileri görmediğimizden, onların tadını çıkaramamaktan şikayet eden biri olarak şu üç soruluk testi sunarım size:
Ulaşım amacı dışında keyif için vapura / motora en son ne zaman bindiniz?
Durduk yere bir arkadaşınıza, sevdiğinize onu ne çok sevdiğinizi ne zaman söylediniz?
Çıplak ayaklarınızla toprağa ne zaman bastınız?
İşin özü, sudan geldik, dostlarımızı kaybedip, toprağa gideceğiz, gelin yaşarken kıymetini bilelim.
Hadi size bir kıyak yapayim, Nazım'dan "yaşamaya dair"i tekrar okuyun, üç ayda bir yapın bunu. Durmayın, Fazıl Say ve Genco Erkal'dan şu olağanüstü performansı bir iki kez çok yüksek sesle dinleyin:
tinyurl.com/2xxboo (youtube açık de' mi gençler)
Seviyorum sizi, görüşürüz.
Israrla birkaç yazı daha sabit bir konuda yazmayıp geleceğimi ipotek altına almayacağımı belirteyim. Haftanın en güzel geri dönüşü Seksek'in işletmecilerinden canımız, ciğerimiz Ergün Abi'den geldi. "Taflan blogunu takip ediyoruz, potansiyel var" diye. Nasıl mutlu oldum anlatamam.
Bugün pazar, yarın bildiğin mesai günü. Yıldızlı dostlarıma yeni başlayan final haftalarında başarılar dilerim, acınacak haldesiniz, vah vah. Yok öyle beleş mühendislik, mimarlık. Diplomayı alınca bana şov yapacaksınız madem, gün benim günümdür sürünün köpekler.
Geçen haftaya bakarsak biraz,
Tayyip Erdoğan'ın ve Devlet Bahçeli'nin kıymetini bilmediğimiz farkettim. Adamların biri domuz gribi konusunda bakanını ters yatırdı, kaosa katık kattı; diğeri yok böyle bir şey diye kesip attı. Harward bir hafta sonra açıkladı: "Abartılıyor" diye. Boru mu lan, okul denilince akla gelen 2 okuldan (İstanbul Üniv. ve Harward) biri, resmen Erdoğan'dan bir hafta sonra uyandı. Bundan sonra ayağımı denk alacağım sayın başbakanım.
İşimde ne kadar mutlu olduğumu yakınımdakiler biliyor, ama içimde yeni doyumsuzluklar olduğunu keşfettim. Bazen bir kartalım olsun istiyorum 06 plaka. Beyaz... Benzin kapağı tam kapanmamaktan oksitlenmiş olur ya... Köşesinin boyası falan kalkmış olsun. Ben onun bagaj kapağını kaldırıp içinde halka tatlı, tulumba falan satayim. Derdim elimdeki tepsiyi bitirip, yarın zamlanmadan iki kilo toz şeker alabilmek olsun. Komşu esnafım falan olsun, henüz arabası olmayan bir hırkacı. Sonra işler kötüye gidince ben arabayı sermaye yaparım, o hırkaları, bagajda hırka satarız bu sefer. Ama benzin kapağımız hep çatlak, hem kuru ve eksik olsun. İş bitimi kaloriferi yakıp, camın buğusunu dirseğimizle silelim, evde hanım da o sırada çaydanlığın çıkardığı buharı silsin camdan falan.
Sonra uyanıyor insan, Nişantaşı sokaklarında yola koyuluyor keyifli bir mesai günü için, üzgünüm ki o sokaktaki araçlar daha bir siyah, daha parlak. Her hafta pasta cila çekilen kara arabalar ve onların moca falan içen sahipleri. Güzel lan yaşamak bu zengin ülkede.
Haftanın güzelliklerine bakarsak sonunda Rita'nın şarkısına bilet bulduk cumaya, haftaya fena tiyatro yazısıyla geliyorum... Yepyeni bir açacağım oldu, kendisi ikinci al ama şirin yeşil bir şey. Eve bira alıp gelene gösteririm. Boğazda kahvaltı keyfini yaşadım aylar sonra, Üsküdar'dan taşındığımdan beri Boğaz'a yaklaşmadığım gerçeğiyle sarsıldım, çok fena durum. Burnumuzun dibindekileri görmediğimizden, onların tadını çıkaramamaktan şikayet eden biri olarak şu üç soruluk testi sunarım size:
Ulaşım amacı dışında keyif için vapura / motora en son ne zaman bindiniz?
Durduk yere bir arkadaşınıza, sevdiğinize onu ne çok sevdiğinizi ne zaman söylediniz?
Çıplak ayaklarınızla toprağa ne zaman bastınız?
İşin özü, sudan geldik, dostlarımızı kaybedip, toprağa gideceğiz, gelin yaşarken kıymetini bilelim.
Hadi size bir kıyak yapayim, Nazım'dan "yaşamaya dair"i tekrar okuyun, üç ayda bir yapın bunu. Durmayın, Fazıl Say ve Genco Erkal'dan şu olağanüstü performansı bir iki kez çok yüksek sesle dinleyin:
tinyurl.com/2xxboo (youtube açık de' mi gençler)
Seviyorum sizi, görüşürüz.
7 Ocak 2010 Perşembe
2 oldu, Taflan yazdı iki oldu.
Selam;
İlk iki günün dönüşleri için teşekkür ederim, sadece facebooktan duyurdum ve istatistiklerim cezp edici. “Facebook status”ü ne alınan yorumlar da hiç fena değil hani; en ciddi itirazım ise anket cevaplarınıza. En geyik iki şıkkın sonuçlarda ilk ikide çıkmasıyla beni benden aldınız. Bunca yıllık tanışıklığa rağmen hâlâ benden 'şaka bekliyorsanız, haliniz harap söylemedi demeyin.
Mevcut bir konum yok, daldan dala atlayalım diyorum, malum ilk yazılar olduğundan talep dinçken, uzun uzun karalayayım.
Sinema yazmak istiyorum, hani altın çağdayız ya sözde, ancak bir iki araştırmam olacak, bir sonraki yazıda takılırım. Siyaset işine ilk ay girmesek, dünya daha güzel olur. Çıplak fotoğraflarım için tıklama bölümüne henüz teknoloji el vermiyor. Bunu demişken içerikten ziyade şekil açısından blog eleştirisi yollayan birkaç dostuma cevap vereyim: “yangınlarda yanın.” Bilader önce şunu anla; kırk senedir güzel gözlerine vurulduğun onca kız bomboş çıktı, ya da yeterince yakışıklı olmadığı için reddedilen bir sürü erkekle beraber bir sürü fırsatı tepti bu kadın milleti. Allah aşkına cildi güzel diye aldığınız kaç kitap bestseller oldu, o yüzden geçiniz bunları. İkinci boyutu da “Haklısınız ama ben teknik bilmiyorum!” arkadaş olur. Varsa yaptığınız ya da yapabileceğiniz bir şablon v.s. ekleriz hemen, hazırla ancak bu kadar oluyor.
Siyaseti bir kenara bırakacağım ama Manisa'daki Roman vatandaş Nazi kırımına deyinmezsem adam değilim. İşi biliyorsunuzdur, en son sayın belediye başkanı abi "Romen vatandaşlarımız özeleştiri" yapıyor demiş, YUH! Hani anlamını bilmediği kelimeleri kullanmak bu toplumda modadır da, bu kadarı da başbakanımdan ve ana muhalefet liderimden beklemeyeceğim bir pişkinlik. Ya konunun her dalını bir kenara bırakıp sadece şu cümleyi düşünsenize, ne kadar kanıksadık bu toplumda yöneticilerin pişkinliğini. Adam bir mahalleyi hangi yetkiyle bilemem ilçeden sürüyor ve açıklama diye bunu yapıyor. Bu nasıl bir infial, Adolf halt etmiş.
Toplum olarak her zaman yaptığımız gibi acılarımızı bir yana bırakırsak, bloglarda kuponla bir şeyler verebilsek keşke diyorum, beni her gün tıklayana 30 gün sonunda bir gece benle birlikte yemek şansı versem, yemeği ben yiyecek olsam çok mu erotik olur bu iş. Hiçbir internet sitesi, blog, forum sahibi erkeğe sokakta sorsanız "Tıklanmak ister misin?" diye, artık nasıl size dalar James Cameron'un hayal gücü yetmez tahmine, oysa ki iş sanallaşınca al tıkla diye url dönüp duruyor mesaj kutularında. Bu arada eskiden posta kutusu vardı lan, biz yetişemedik. Şimdi apartmanın içinde var, kart ekstresi ve fatura yağıyor içine sadece. Mail kutularımız bir umuttu en başta, o da artık spam tarlası. Dün interrailden bir arkadaşımız Barış’a mesaj atmış, “remember Roma” diye, şans eseri girip okumasa spam diye yok olup gidecekti, şimdi Paris’ten bir yoldaş mektup yollamış oluyor. Kesin çıktısını almalıyız aslında, bak aklıma yeni geldi.
Neyse, bildiğiniz üzere maaş ıslatma dönemlerindeyim. Ne ara bu ıslaklıktan kurtulup bir gardolap dolusu takım elbisenin taksitlerini ödeyeceğimi bilmiyorum ama halimden şimdilik mutluyum. Bu hususta geçen gece şarabın Türkiye’deki en önemli isimlerinden Barışçığımın dayısı, Şakir Akışık’la beraberdik. Barışçığım yazma nedenim sevgimden değil, -ti ye alışımdan, keza ıslatma ayağına adam kaçıncı kez geceyi beleşe getirdi daha bir gömlek almışlığı yok yeni iş hediyesi diye. Ahlak konusunu bir kenara bırakırsam, ıslatma faslı Sayın Akışık’la her buluşmamızda olduğu gibi birden şarap tadımına doğru yol aldı. Adam akıtıyor zaten her görüşmede bilgileri de, buna iyi akan şaraplar eklenince tadından yenmez oluyor. Güne başladığımız şişeleri ve özel hayatımızı daha da fazla anlatmadan sadede gelmek isterim, size nefis bir kupaj önereceğim. DOLUCA KARMA serisi. Orta üst fiyatta bir şarap bu kadar olur. Nasıl yuvarlak, nasıl dolgun ve nevi şahsına münhasır bir çalışmadır anlatamam. Şakir abiden aldığımız bilgiye göre takriben 3000 şişe civarı ile sınırlı üretilen shiraz kupajını bulamadık o gece Mono ve Pano’da ancak bulabildiğimiz boğazkere öküzgözü türü de anlatılamazdı. İşin özü gidin paraya kıyın benim fakir dostlarım şunu için. Ayrıca benim fakirliğimdekilere şarap severlere nefis bir haberim var: Tike, Nişantaşı dahil tüm şubelerde şarapta 1+1 yapmış Doluca ile beraber. Fiyatlar minicik yükselmiş ancak 1 kadeh alana ikinci kadeh, 1 şişe alana da ikinci şişe bedelsiz. Öğle yemeği menüsünün gittikçe nefisleşen bir içerikle 12 liraya satıldığını hatırlatırım, bir şişe DLC’ye de Tike gibi bir mekanda 60 lira falan fiyat çekiyorlar ki, daha iyisi bizim evde olur ancak. Garson bulamazsınız ısrarlarıma rağmen bahsettiğim bu KARMA serinin shiraz kupajlarının da geleceğini belirtti, fiyat olarak da 95 dedi. İki şişesini bulamayacaklarını düşünsem de buldukları gün bu paraya satacaklarına inanmasam da orada olacağız, gelmek isteyen mesaj atsın. Bak sevgilinizle ya da en yakın arkadaşınızla günde 1’er Lira kenara atarsanız ay sonunda şahane bir akşam içkisi içersiniz. Alarm firması reklamı gibi oldu hadi bakalım.
Eve de zaten bir elektirik faturası gelmiş, dillere destan. Kol böreği diye kahvaltıda yeriz. Şarap falan derken buna da bütçe gerek, çıkın işin içinden. Uzun yazacağım derken cılkını çıkarmamak lazım. Malum tüketim toplumunun yegane bireylerisiniz ve asil kanınız daha ziyade yemeye odaklı akıyor.
Yek cümle en güzel dileklerimle öpüp veda ediyorum size, tekrar görüşmek üzere.
İlk iki günün dönüşleri için teşekkür ederim, sadece facebooktan duyurdum ve istatistiklerim cezp edici. “Facebook status”ü ne alınan yorumlar da hiç fena değil hani; en ciddi itirazım ise anket cevaplarınıza. En geyik iki şıkkın sonuçlarda ilk ikide çıkmasıyla beni benden aldınız. Bunca yıllık tanışıklığa rağmen hâlâ benden 'şaka bekliyorsanız, haliniz harap söylemedi demeyin.
Mevcut bir konum yok, daldan dala atlayalım diyorum, malum ilk yazılar olduğundan talep dinçken, uzun uzun karalayayım.
Sinema yazmak istiyorum, hani altın çağdayız ya sözde, ancak bir iki araştırmam olacak, bir sonraki yazıda takılırım. Siyaset işine ilk ay girmesek, dünya daha güzel olur. Çıplak fotoğraflarım için tıklama bölümüne henüz teknoloji el vermiyor. Bunu demişken içerikten ziyade şekil açısından blog eleştirisi yollayan birkaç dostuma cevap vereyim: “yangınlarda yanın.” Bilader önce şunu anla; kırk senedir güzel gözlerine vurulduğun onca kız bomboş çıktı, ya da yeterince yakışıklı olmadığı için reddedilen bir sürü erkekle beraber bir sürü fırsatı tepti bu kadın milleti. Allah aşkına cildi güzel diye aldığınız kaç kitap bestseller oldu, o yüzden geçiniz bunları. İkinci boyutu da “Haklısınız ama ben teknik bilmiyorum!” arkadaş olur. Varsa yaptığınız ya da yapabileceğiniz bir şablon v.s. ekleriz hemen, hazırla ancak bu kadar oluyor.
Siyaseti bir kenara bırakacağım ama Manisa'daki Roman vatandaş Nazi kırımına deyinmezsem adam değilim. İşi biliyorsunuzdur, en son sayın belediye başkanı abi "Romen vatandaşlarımız özeleştiri" yapıyor demiş, YUH! Hani anlamını bilmediği kelimeleri kullanmak bu toplumda modadır da, bu kadarı da başbakanımdan ve ana muhalefet liderimden beklemeyeceğim bir pişkinlik. Ya konunun her dalını bir kenara bırakıp sadece şu cümleyi düşünsenize, ne kadar kanıksadık bu toplumda yöneticilerin pişkinliğini. Adam bir mahalleyi hangi yetkiyle bilemem ilçeden sürüyor ve açıklama diye bunu yapıyor. Bu nasıl bir infial, Adolf halt etmiş.
Toplum olarak her zaman yaptığımız gibi acılarımızı bir yana bırakırsak, bloglarda kuponla bir şeyler verebilsek keşke diyorum, beni her gün tıklayana 30 gün sonunda bir gece benle birlikte yemek şansı versem, yemeği ben yiyecek olsam çok mu erotik olur bu iş. Hiçbir internet sitesi, blog, forum sahibi erkeğe sokakta sorsanız "Tıklanmak ister misin?" diye, artık nasıl size dalar James Cameron'un hayal gücü yetmez tahmine, oysa ki iş sanallaşınca al tıkla diye url dönüp duruyor mesaj kutularında. Bu arada eskiden posta kutusu vardı lan, biz yetişemedik. Şimdi apartmanın içinde var, kart ekstresi ve fatura yağıyor içine sadece. Mail kutularımız bir umuttu en başta, o da artık spam tarlası. Dün interrailden bir arkadaşımız Barış’a mesaj atmış, “remember Roma” diye, şans eseri girip okumasa spam diye yok olup gidecekti, şimdi Paris’ten bir yoldaş mektup yollamış oluyor. Kesin çıktısını almalıyız aslında, bak aklıma yeni geldi.
Neyse, bildiğiniz üzere maaş ıslatma dönemlerindeyim. Ne ara bu ıslaklıktan kurtulup bir gardolap dolusu takım elbisenin taksitlerini ödeyeceğimi bilmiyorum ama halimden şimdilik mutluyum. Bu hususta geçen gece şarabın Türkiye’deki en önemli isimlerinden Barışçığımın dayısı, Şakir Akışık’la beraberdik. Barışçığım yazma nedenim sevgimden değil, -ti ye alışımdan, keza ıslatma ayağına adam kaçıncı kez geceyi beleşe getirdi daha bir gömlek almışlığı yok yeni iş hediyesi diye. Ahlak konusunu bir kenara bırakırsam, ıslatma faslı Sayın Akışık’la her buluşmamızda olduğu gibi birden şarap tadımına doğru yol aldı. Adam akıtıyor zaten her görüşmede bilgileri de, buna iyi akan şaraplar eklenince tadından yenmez oluyor. Güne başladığımız şişeleri ve özel hayatımızı daha da fazla anlatmadan sadede gelmek isterim, size nefis bir kupaj önereceğim. DOLUCA KARMA serisi. Orta üst fiyatta bir şarap bu kadar olur. Nasıl yuvarlak, nasıl dolgun ve nevi şahsına münhasır bir çalışmadır anlatamam. Şakir abiden aldığımız bilgiye göre takriben 3000 şişe civarı ile sınırlı üretilen shiraz kupajını bulamadık o gece Mono ve Pano’da ancak bulabildiğimiz boğazkere öküzgözü türü de anlatılamazdı. İşin özü gidin paraya kıyın benim fakir dostlarım şunu için. Ayrıca benim fakirliğimdekilere şarap severlere nefis bir haberim var: Tike, Nişantaşı dahil tüm şubelerde şarapta 1+1 yapmış Doluca ile beraber. Fiyatlar minicik yükselmiş ancak 1 kadeh alana ikinci kadeh, 1 şişe alana da ikinci şişe bedelsiz. Öğle yemeği menüsünün gittikçe nefisleşen bir içerikle 12 liraya satıldığını hatırlatırım, bir şişe DLC’ye de Tike gibi bir mekanda 60 lira falan fiyat çekiyorlar ki, daha iyisi bizim evde olur ancak. Garson bulamazsınız ısrarlarıma rağmen bahsettiğim bu KARMA serinin shiraz kupajlarının da geleceğini belirtti, fiyat olarak da 95 dedi. İki şişesini bulamayacaklarını düşünsem de buldukları gün bu paraya satacaklarına inanmasam da orada olacağız, gelmek isteyen mesaj atsın. Bak sevgilinizle ya da en yakın arkadaşınızla günde 1’er Lira kenara atarsanız ay sonunda şahane bir akşam içkisi içersiniz. Alarm firması reklamı gibi oldu hadi bakalım.
Eve de zaten bir elektirik faturası gelmiş, dillere destan. Kol böreği diye kahvaltıda yeriz. Şarap falan derken buna da bütçe gerek, çıkın işin içinden. Uzun yazacağım derken cılkını çıkarmamak lazım. Malum tüketim toplumunun yegane bireylerisiniz ve asil kanınız daha ziyade yemeye odaklı akıyor.
Yek cümle en güzel dileklerimle öpüp veda ediyorum size, tekrar görüşmek üzere.
4 Ocak 2010 Pazartesi
Merhaba
Reflekse bağlayıp içini boşalttığımız ancak derinlemesine bakabildiğimizde manası hâlâ güzel iki sözcüğe atıfla başlayalım; “merhaba” ve “elveda”...
Bu blog işine uzun süre direndim. Yayınımız boyunca adını en çok duyacağınız kişi Barış’tan sıkça gelen, Görkem’den, Birgül Hoca'ya, Selin’e, Didem’den, anneme birçok yakınımdan gelen bu öneriye hep karşı çıktım şapşalca belki de. "Değerini ölçemediğim bir platformda, -blog ortamında- yazmam" dedim durdum. Ne olacak ki, ilk hafta 15, ikinci hafta 45 kişi, çok kısa bir süre sonunda da haftada dört kişiye hitap eden, okunmayan yazılar yazmak... Benim sevdiğim sanırım yazmaktan ziyade, yazdıklarımı paylaşmak.
Sonra geçen hafta güzel bir şey gerçekleşti. Daha önce hiçbir yazımı okumamış, iş yerindeki çalışma dostlarımdan Banu Hanım’ın önerisi geldi kendi cazibesiyle gelişen bir diyalogun ardına, “Taflan blog açsana”. Bir ışığın görüldüğünü hisseder gibi oldum, hani tanıyanlar, sevenler neyse de; hem hiç beni okumamış hem de benimle dostluğu iş arkadaşlığının bir satır ötesinde bir insandan gelen bu teklif hoşuma gitmedi değil. Parmaklarım klavye arzusuyla çıtırdamaya başladı..
Farklı bir şeyler yapacağım diye bir gayem olmayacak. Şu platformda çok radikal bir şey yapabileceğime inanmıyorum. Ama ne bilim, bir sinema filmine, güzel bir dost meclisine, gündemden öne çıkanlara, yediğim ya da yaptığım yeni bir yemeğe, keşfettiğimiz bir mekana, belki yepyeni bir şaraba ya da hiç anlamamama rağmen müziğe, elbette ki sıkça halet-i ruhiyeme atıfta bulunacağım yazılarla aranızdayım. Kuvvetle muhtemel başlarda yazılar sık gelir, azalmasının tek nedeni benim yoğunluğum değil, sizin ilgisizliğiniz olacak. Eleştiri, yorum ve desteklerinizi her zaman hissetmek dileğiyle, bir süre takılalım bakalım.
Haydi o zaman, yeni yıl vesilesiyle iyi bir sene geçirmeniz temennisiyle, bir zaman sonra hiç kimsenin okumayacağı yazılara, “elveda” dememek dileğiyle, Merhaba!
Bu blog işine uzun süre direndim. Yayınımız boyunca adını en çok duyacağınız kişi Barış’tan sıkça gelen, Görkem’den, Birgül Hoca'ya, Selin’e, Didem’den, anneme birçok yakınımdan gelen bu öneriye hep karşı çıktım şapşalca belki de. "Değerini ölçemediğim bir platformda, -blog ortamında- yazmam" dedim durdum. Ne olacak ki, ilk hafta 15, ikinci hafta 45 kişi, çok kısa bir süre sonunda da haftada dört kişiye hitap eden, okunmayan yazılar yazmak... Benim sevdiğim sanırım yazmaktan ziyade, yazdıklarımı paylaşmak.
Sonra geçen hafta güzel bir şey gerçekleşti. Daha önce hiçbir yazımı okumamış, iş yerindeki çalışma dostlarımdan Banu Hanım’ın önerisi geldi kendi cazibesiyle gelişen bir diyalogun ardına, “Taflan blog açsana”. Bir ışığın görüldüğünü hisseder gibi oldum, hani tanıyanlar, sevenler neyse de; hem hiç beni okumamış hem de benimle dostluğu iş arkadaşlığının bir satır ötesinde bir insandan gelen bu teklif hoşuma gitmedi değil. Parmaklarım klavye arzusuyla çıtırdamaya başladı..
Farklı bir şeyler yapacağım diye bir gayem olmayacak. Şu platformda çok radikal bir şey yapabileceğime inanmıyorum. Ama ne bilim, bir sinema filmine, güzel bir dost meclisine, gündemden öne çıkanlara, yediğim ya da yaptığım yeni bir yemeğe, keşfettiğimiz bir mekana, belki yepyeni bir şaraba ya da hiç anlamamama rağmen müziğe, elbette ki sıkça halet-i ruhiyeme atıfta bulunacağım yazılarla aranızdayım. Kuvvetle muhtemel başlarda yazılar sık gelir, azalmasının tek nedeni benim yoğunluğum değil, sizin ilgisizliğiniz olacak. Eleştiri, yorum ve desteklerinizi her zaman hissetmek dileğiyle, bir süre takılalım bakalım.
Haydi o zaman, yeni yıl vesilesiyle iyi bir sene geçirmeniz temennisiyle, bir zaman sonra hiç kimsenin okumayacağı yazılara, “elveda” dememek dileğiyle, Merhaba!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
